Talat Paşa, İttihat ve Terakki ve Ermeni Sorunu
Atılım Seymen
Hamburg ve Çevresi Türk Toplumu (TGH) Gençlik Kolu[1] Yürütme Kurulu Üyesi
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği (HADD)[2] Yönetim Kurulu Üyesi
e-posta: projects@tgh-jugend.de
5 Mart 2006
Talat Paşa ve İttihat ve Terakki. 8
2. Meşrutiyetten Mondros Ateşkes Antlaşmasına Kadar İttihat ve Terakki
Talat Paşa ve Mustafa Kemal Paşa
Talat Paşanın Ölümünün Ardından.. 26
Değerli konuklar,
Sizleri Hamburg ve Çevresi Türk Toplumu Gençlik Kolu adına selamlıyorum, bu akşam buraya gelme zahmetini gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Birçoğunuzun bildiği gibi Gençlik Kolu yaklaşık bir yıldan beri Ermeni Sorunu ile ilgili değişik etkinliklerde bulundu. İtiraf etmek gerekir ki, çalışmalarımıza başladığımız zaman belki de daha çok duygusal bir tepki içindeydik. Almanya ve diğer Batı toplumlarında konunun sürekli tek taraflı değerlendirildiğini görüyor ve buna isyan ediyorduk. Son bir yıl içerisinde düzenlediğimiz ve katıldığımız etkinlikler, yaptığımız yazışmalar ve okumalarla bugün tavrımızı daha çok bilgiye dayandırıyoruz.
17 Aralık 2005 tarihinde bu salonda ağırladığımız Sayın Mehmet Perinçekin Rus Arşivi Belgeleri Işığında Ermeni Sorunu ve Gerçekler başlıklı konuşmasında sunduğu belgeler gösteriyordu ki, Ermeni soykırımı iddiası uluslararası bir yalandır. Neredeyse tamamen Rus kaynaklarında yer alan Ermeni belgelerine dayandırdığı konuşması yaşananların soykırım değil, emperyalist güçlerin kışkırtmasıyla gerçekleşen bir halk boğazlaşması olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ermenistan devletinin arşivlerini araştırmacılara açmamasının nedeni budur. Ancak Rus arşivleri bizlere bu konuda haklılığımızı şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyma olanağı veriyor. Ayrıca Sayın Ali Söylemezoğlunun internet sayfamızda da bulunan kitabında net biçimde gösterdiği gibi birçok Batı kaynağı da yaşananların neden soykırım olarak nitelendirilemeyeceğini net olarak göstermektedir.
27 Nisan 2005 tarihinde Hamburg Katolik Akademisinde "Das Pogrom vor 90 Jahren (1915): Die Armenische Frage bleibt offen!"başlıklı etkinlik düzenledi ve bazı arkadaşlarımız bunu takip ettiler. Etkinliği, düzenlenmeden önce bir mektupla protesto ettik. Mektupta şöyle diyorduk:
... Sanıyoruz düzenlediğiniz etkinlik sadece Ermeni tezlerinin yer bulduğu, tek taraflı etkinliklerden birisi olacaktır. Etkinliğinizin başlığındaki tek gerçek, Ermeni sorununun halen açık bir soru olduğudur... Size bu tür tek taraflı etkinliklerin halkların anlaşmasına ve barışa hizmet etmeyeceğine inandığımızı belirtmek isteriz...
Bu mektuba Katolik Akademisinden iki kişi cevap verdi; isimlerini burada saklı tutuyoruz. Ancak tuhaf ve sevindiricidir, her iki kişi de bize hak verdiklerini ve toplantının tek taraflı olmasının kendilerinin de hoşuna gitmediğini bize ilettiler. Öte taraftan bu kişilerin ne bu etkinliği önlemek, ne de ileride iki tarafın da temsil edildiği bir etkinlik düzenlemek konusunda yardımları maalesef ol(a)madı.
30 Haziran tarihinde belki de Almanyada bir ilk gerçekleşti, Türk ve Ermeni tezlerinin savunucuları Bremende bir panelde karşı karşıya geldiler. Üstelik Bremen belediye başkanı bile bu tartışmaya izleyici olarak katıldı ve basın büyük bir ilgi gösterdi. Özellikle konuşmacılardan Ali Söylemezoğlunun kaynaklara dayanan ve polemikten uzak konuşması bizleri sevindirdi, gururlandırdı. Ancak birkaç gün sonra Tageszeitungda çıkan bir haber, toplantıda gözlerimizle görüp, kulaklarımızla duyduklarımızı tam tersine çeviriyor, Türk tezlerini savunanların polemiğe girme çabası içinde olduklarını, karşı tarafın ise bilimsel bir yaklaşım içinde olduğunu söylüyordu. Gazeteye gönderdiğimiz protesto mektubu belli noktalarda kısaltılarak yayınlandı. Böylece Mehmet Perinçekin neden Ermeni soykırımı iddiası uluslararası bir yalandır dediğini ve bu yalanların, mitosların hangi mekanizmalarla yayıldıklarını kendi tecrübelerimizle de öğrenmiş olduk.
Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Sonuç olarak bu bir sene içinde şunu öğrendik ki, müthiş bir yalan üretme mekanizması kurulmuş ve bu mekanizma işliyor. Ancak bu süreç bize belli şanslar da veriyor. Sayın Ali Söylemezoğlu, internet sayfalarımızda da yayınladığımız yazısında şöyle demektedir:
2005 yılı başından beri Almanyada başlatılmış olan Türkler Ermenilere soykırımı yaptı kampanyası ilk bakışta Türkler ve Türkiye açısından olumsuz gibi gözükse de, aslında Almanyadaki Türklere büyük bir fırsat da sunuyor. Bu kampanya onu başlatanların hedeflerine mi hizmet edecek, yoksa biz Türkler için Almanyadaki varlığımızı bir ileri aşamaya yükseltmeye bir vesile mi olacak, bu bizim takınacağımız tavıra bağlıdır.
Eğer biz Türkler beceriksiz, pısırık ve örgütsüz bir tavır takınırsak, kampanyanın fikir babaları başarıya ulaşırlar. Buna karşılık eğer Türk tarihini tartışma konusu yapanların bu girişimini ustaca ele alarak başlattıkları kampanyayı vatandaşlarımıza ve bilhassa da gençlerimize Türk tarihini anlatmak için, onların gönüllerinde esasen var olan Türkiye sevgisini sağlam bir bilgi temeline oturtmalarına yardımcı olmak için bir fırsat olarak değerlendirirsek, vatandaşlarımızın ve bilhassa da gençlerimizin Türkiye ve Türkler hakkında öne sürülen yalanlar karşısında hissettikleri hiddeti olumlu bir mecraya akıtmalarına ve birlikte hareket anlayışını geliştirmelerine yardımcı olursak kazanan bizler oluruz.
İşte bizler Gençlik Kolu olarak bir seneden beri kendi çapımızda yürüttüğümüz faaliyetlerle bunu başarmaya çalışıyoruz. Bu süreçte bize çok değerli yardımları bulunan bazı kişilerin adlarını anmadan geçemeyeceğim.
Öncelikle TGH yönetimine bize verdikleri büyük destek için teşekkür ediyorum. Geçen sene düşüncelerimizi kendilerine açtığımız zaman, bize güven gösterdiler. Yaptığımız yazışmalar ve etkinliklerle ilgili her türlü isim kullanma yetkisini verdiler. Sanıyorum kendilerini bugüne kadar mahçup etmedik. Kendilerine duyduğumuz minneti burada bir kez daha ifade etmek isterim.
Yine gıyabında değerli araştırmacı Ali Söylemezoğlunun adını da burada anmak isterim. Ali Bey tanıştığımız ilk günden itibaren kendisinden istediğimiz her materyali bizlere ulaştırdı, kitabını internet sayfalarımızda yayınlamamıza izin verdi, yaptığımız yazışmalarda bize önemli bir yol gösterici oldu.
Sayın Ülkü Başsoy bize hem bir dost, hem de iyi bir danışman oldu. Gençlere duyulan güvenin nasıl gösterileceğinin iyi örneklerini hep verdi. Gençlik Kolunu sadece Ermeni Sorunu ile ilgili değil, diğer etkinliklerde de destekledi. Bu yüzden bugün sunuş konuşmasını yapmak üzere kendisini kürsüye davet etmeyi uygun gördük, bizi kırmadılar, kendilerine çok teşekkür ediyoruz.
Şimdi önümüzde 18 Martta Berlinde yapılacak olan Talat Paşayı Anma Yürüyüşü duruyor. Bu yürüyüşe Hamburgdan büyük bir katılım göstermemiz gerektiğine inanıyoruz. Yürüyüşten önce bir bilgilenme toplantısını gerekli gördük. Bu nedenle bugünkü Talat Paşa, İttihat ve Terakki, Ermeni Sorunu başlıklı etkinliği düzenledik.
Kimi dostlarımız Vahdettin İngiliz zırhlısıyla kaçmışsa, Talat Paşa da Alman torpidosuyla kaçmıştır şeklinde bir görüş ifade ettiler. Bu konu bizim de aklımızı kurcalayan bir konuydu. Dileğim odur ki, bugün bilgilerimizi hep beraber paylaşacağız ve Talat Paşanın nasıl bir tarihsel kişilik olduğuna hep beraber karar vereceğiz.
Hikmet Özdemir Talat Paşanın doğum yılıyla ilgili olarak değişik kaynaklarda 1874 ve 1876 yıllarının verildiğini söylemektedir. Böyle büyük ve önemli bir insanın yaşamıyla ilgili olarak bile bu kadar bilinemezlik olması ülkemizdeki tarih çalışmaları açısından düşündürücüdür. Bunun gibi başka önemli tarihler konusunda da değişik kaynaklar arasında çelişkiler olduğunu konuşmanın ilerleyen aşamalarında göreceğiz.
Bir insanın, hele de Talat Paşa gibi bir insanın eylemlerini anlayabilmek için öncelikle yaşadığı dönemi bilmek gerekir. Talat Paşa Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde yaşamıştır. Kendisi ve siyasi mücadele arkadaşlarının yaptıklarının Türkiyede Cumhuriyet devrimine giden yolu açtığını söyleyebiliriz. Hatta Talat Paşanın yaşadığı dönemde ilk defa Türk ulusu fikrinin geliştiğini, vatan kavramının oluştuğunu ve geniş kitlelere mal olmaya başladığını da eklemek durumundayız.
Öncelikle Talat Paşanın yaşamı süresince Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşanan belli başlı olayları kronolojik sırayla hatırlatmak istiyorum.
1876 yılında 2. Abdülhamid tahta çıktı. Aynı yılın 23 Aralık günü 1. Meşrutiyet ilan edildi. Fakat Abdülhamid 1877de başlayan Osmanlı-Rus Savaşını bahane ederek 1877nin Mart ayında toplanan Meclis-i Mebusanı kapattı. Bunun ardından Abdülhamidin otuz yıl sürecek olan istibdat (yani despotluk) dönemi başladı. Aydınlar bundan sonra 1908de ilan edilen 2. Meşrutiyete kadar büyük baskılara uğradılar.
Osmanlı-Rus Savaşı 1878de Osmanlı İmparatorluğunun yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları imzalandı. Ermeni sorunu bu antlaşmalarla birlikte ilk defa yazılı bir belgede uluslararası bir sorun olarak ortaya çıktı.
Osmanlı Devleti Avrupada artık hasta adam olarak anılıyordu Ancak Avrupa devletleri bu hasta adamın ölmemesi için uğraşıyorlardı, zira mirasını paylaşamıyorlardı. 1878de Kıbrıs İngiltere yönetimine geçti. 1881de Mısır İngilizler tarafından işgal edildi ve Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu. 1883te Tunus Fransa tarafından işgal edildi.
1890lı yıllarda ülkenin değişik yerlerinde Ermeni isyanları çıktı. Bugünkü Ermenistan dahil olmak üzere, hiçbir yerde çoğunluğu oluşturmayan Ermeniler, daha doğrusu Taşnaklar, bağımsız bir Ermeni devleti kurulmasını amaçladılar. Çıkarılan isyanlarla kanlı olayların çıkmasını teşvik ettiler ve bu şekilde Batılı devletlerin müdahalesini sağlamaya çalıştılar. Bunları Ermeni kaynaklarından okuyabiliyoruz.
1880li yıllardan sonra Almanların Osmanlı üzerindeki ağırlığı gitgide artmaya başlamıştı. 1899da Bağdat demiryolunun imtiyazı Almanlara verildi.
Aynı dönemde Balkanlarda birçok devlet bağımsızlıklarını kazandılar. Bu süreçte Türk milleti bilinci de oluşmaya ve yavaş yavaş olgunlaşmaya başlamıştır. Ancak bu bilinç ancak Kurtuluş Savaşının başlamasından çok sonra yurda sağlam bir biçimde yayılacaktır.
Başta Jöntürkler olmak üzere, aydınların verdikleri ve özellikle Balkanlardan çıkan uzun mücadeleler 1908de meyvesini verdi ve 2. Meşrutiyet ilan edildi; Abdülhamid Meclisin yeniden açılmasını kabul etmek zorunda kaldı. Meşrutiyetin ilanının ardından kısa süre sonra çıkan 31 Mart gerici ayaklanmasını Hareket Ordusu tarafından bastırıldı ve Abdülhamid tahttan indirildi; yerine 5. Mehmet Reşad tahta geçti.
1911de İtalyanlar Trablusgarp ve Bingaziye saldırdılar. Bunu fırsat bilen Balkan devletleri 1912de Osmanlı İmparatorluğuna savaş açtılar, Bulgar orduları Çatalca önlerine kadar ilerledi. Bu dört taraftan saldırı kargaşası altında Egedeki on iki ada İtalyaya bırakıldı.
Bütün bu felaketlerin günah keçisi olarak İttihat ve Terakki partisi gösterildi ve ülkede müthiş bir İttihatçı avı başladı. Bu süreç 1913 yılının Ocak ayında gerçekleşen Babıâli Baskını ve İttihat ve Terakki Partisinin iktidarı, 1. Dünya Savaşı sonuna kadar kesin olarak ele geçirmesiyle son buldu.
1. Balkan Savaşından galip çıkan devletler Osmanlının mirasını paylaşamayınca aralarında ihtilaf çıktı ve 2. Balkan Savaşı başladı; Osmanlı orduları bu kargaşalıkta Edirneyi geri almayı başardılar.
8 Şubat 1914te Anadoluda Ermeni talepleri doğrultusunda ıslahatı öngören Osmanlı-Rus Antlaşması imzalandı. Aynı yılın Ağustos ayında 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı Devleti önünde sonunda bu savaşa girmek zorunda kalacaktı. Bu durumda İttihat ve Terakki liderleri ülkenin savunulması için Almanyanın bulunduğu blokta savaşa girilmesini uygun buldular. Bu savaş Osmanlı Devletinin sonunu getirecek ve ardından yeni Türkiye devleti kurulacaktır.
Burada savaşın tüm cephelerinde bahsetmek konumuz açısından gereksizdir. Biz sadece Doğu Cephesini ele almak istiyoruz. 3 Kasım 1914te Çarlık Rusyası Osmanlı Devletine savaş ilan etti. Bunun ardından başlayan Ermeni isyanları ülkeyi Tehcir Kanununa götüren sürecin kıvılcımını çakmıştır. 1917de Bolşevik Devriminin ardından Rusya, savaştan çekildi ve Osmanlı 3 Mart 1918de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşmasıyla kaybettiği toprakların bir kısmını geri aldı.
Ancak savaşın genelinde yenilgi mukadder olmuştu ve 30 Ekim 1918de Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla birlikte 1. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti için sona erdi. İttihatçı liderler ülkeyi terketmek zorunda kaldılar. Talat Paşa da bu süreçte Berline geldi ve 15 Mart 1921de şehit edilene kadar orada kaldı.
Görüldüğü gibi Talat Paşanın yaşadığı süreç bir devletin yıkıldığı ve yerine yenisinin kurulduğu, bir kurtuluş mücadelesinin verildiği bir süreçtir. Bu kısa hatırtlatmaların ardından esas konumuza gelebiliriz.
Talat Paşanın ortaokul mezunu olduğuna dair yaygın ve yanlış bir kanaat vardır. Elbette ortaokul mezunu olmak ayıp bir şey değil, ancak Talat Paşanın eğitimiyle ilgili gerçek bu değildir. İsmet İnönü Talat Paşayla ilgili olarak 1969 yılında şu bilgiyi vermiştir:
Talat Paşayı ben meşrutiyetin ilanından evvel tanıdım. Rakipleri ve hasımları posta memurudur, posta memurluğundan gelmiştir tahsili yoktur tarzında sözlerle tariz ederlerdi. Halbuki, o da diğerleri gibi zamanın tahsilini yapmıştı, yani hukuk tahsil etmişti. Vaktiyle posta memuru oluşunun hatırlatılması rakiplerinin kendisinde kolay kolay kusur bulamayışlarındandır. Talat Paşa siyasi kariyerine ufak bir memur olarak başlamış, on sene zarfında siyasi hayatın en yüksek kademesine, sadrazamlığa kadar ilerlemiştir, daha önemlisi İttihat Terakkinin fikriyatını, politikasını nihayetine kadar sadakâtle ve sebatla takip eden zümreye örnek olmuştur. İttihat ve Terakki içinde ondan daha değerli adam da çıkmamıştır. (HÖ 7)
Yine dönemin tanıklarından Ali Canip Yöntem de 1962 yılında kendisiyle yapılan bir mülakatta Talat Paşanın Selanikte açılan hukuk mektebine iki sene devam ettiğini, ancak sonra bıraktığını söylemiştir ve şunları eklemiştir:
Muhaliflerin söylediği gibi Talat cahil bir adam değildi, Fransızca biliyordu, Fransız edebiyatına ve bilhassa 1789 ihtilalcilerine dair eserler okurdu.
Talat Paşaya bu konuda iftira atanlara örneklerden birisi, 1. Dünya Savaşı sırasındaki Amerikan Büyükelçisi Morgenthau, duyduğu dedikoduları anı diye yazarken, sık sık İttihatçıları küçük düşürmeye çalışmıştır. (Talat Paşa gibi sonradan Ermeni komitacıları tarafından katledilen) Cemal Paşa anılarında Morgenthauyla ilgili şunları yazar:
Biz, sefir Morgenthaunun inandığı ve başkalarına da inandırmak istediği gibi karanlıklardan gelmiş insanlar değiliz. Kimimiz askeri yüksekokullarda öğrenimimizi tamamlamış, birçoklarımız Türkiye ve Avrupa üniversitelerinden diploma almış olduğumuz ve hatta sefirin iddia ettiği gibi, hiçbir zaman posta müvezzii olmamış olan Talat Paşa bile, düzenli bir ilk ve orta tahsil gördükten sonra Selanik Hukuk Fakültesinden diploma almış olduğundan, bizden apaşlara[3] has hareketlerin çıkmasına imkân yoktur. (138)
2. Meşrutiyet öncesinde Selanikin ünlü Yonyo Gazinosunda genç İttihatçı subaylar toplanırlardı. Buranın müdavimleri arasında Kolağası Mustafa Kemal, Enver Bey, Talat Bey, Cavit Bey, İsmail Canbolat gibi isimleri görüyoruz. (HÇ 68)
İttihat ve Terakki Cemiyetinin Selanik şubesini kuran kişiler arasında Vilayeti Selasiye Posta Telgraf Başkâtibi Talat Bey de bulunmaktadır. (HÇ 69) Cemiyete genç, aydın, idealist ve ölümü göze almış kişiler üye olarak alınırlardı. En önemli amaçlardan birisi Kanuni Esasinin yeniden yaşama geçirilmesini sağlamaktı. Cemiyetin içeride ve dışarıda iki merkezi vardı: Selanik ve Paris. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti merkezi Pariste olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile merkezi Selanik olan Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin birleşmesiyle kurulmuştu. Selanik adına Parisle yazışmaları yürüten kişi Sai Bey takma adını kullanan Talat Beydi. (HÇ 72)
1908 yılında İttihat ve Terakkinin mücadeleleri sonuç verdi ve 2. Meşrutiyet kuruldu. Kendisini inkılapçı olarak tanımlayan Talat Paşa, 1908 Devriminden sonra Edirne mebusu olarak Osmanlı Meclisi Mebusanına girdi. Kendisi bir örgüt ustası olarak tanınırdı ve İttihat ve Terakkinin özellikle sivil kitleler içindeki örgütlenmesi onun eseridir. Osmanlı İmparatorluğunda yalnızca padişaha değil geniş bir kitle desteği olan bir örgüte dayanan ilk ve tek sadrazamın Talat Paşa olduğunu söyleyebiliriz.
1908 yılı içinde gerçekleşen 31 Mart ayaklanması 20. yy.da Türkiyede yaşanan devrim-karşı devrim mücadelesi içinde önemli bir yer tutar. Ayaklanmanın bastırılması aynı zamanda İttihat ve Terakkinin Osmanlı İmparatorluğu içindeki etkisinin de artmasını getirmiştir.
Meşrutiyet düzeni padişah 2. Abdülhamit ve ordudaki alaylı askerleri memnun etmedi. Alaylı askerlerin memnuniyetsizliğinin altında yatan temel neden Meşrutiyetin Harbiye çıkışlı genç subaylara, yani mekteplilere dayanmasıydı. Meşrutiyetin ilan edildiğinin henüz ilk günü 1400 alaylı subay kadro dışı bırakılmıştı. Bu koşullar altında artık yükselme umudu kalmayan alaylılarla şeriatçıların düşmanı aynıydı: İttihatçılar.
31 Mart ayaklanması işte bu koşullar içinde meydana geldi. İsyancılar Tanin gazetesini ve İttihat ve Terakkinin genel merkezi ile kulüplerini tahrip ettiler. Cavit Bey ve Hüseyin Cahit yurtdışına kaçarken, başta Talat Bey olmak üzere kaçmayı kabul etmeyen İttihatçı liderler saklanmak zorunda kaldılar. (HÇ 91)
31 Martta ayaklanan gericiler
· başta meclis başkanı Ahmet Rıza Bey ve Talat Paşa olmak üzere ittihatçı liderlerin sınırdışı edilmelerini;
· şeriat hükümlerinin olduğu gibi uygulanmasını;
· mektepli subayların ordudan uzaklaştırılmalarını veya en azından yerlerinin değiştirilmesini;
· ve bunlar yapıldıktan sonra isyancılarla ilgili takibata girişilmemesini talep ettiler. (HÇ 92)
Hareket ordusunun İstanbula gelmesine kadar geçen dönemde İngiliz Büyükelçiliğini adeta komşu kapısı yaptılar. Bu emperyalizmin Osmanlı Devleti içinde gerici akımlarla yaptığı ne ilk, ne de son ittifaktı.
İttihat ve Terakki 1908, 1909, 1910 ve 1911de Selanikte gizli; 1912, 1913, 1916, 1917 ve 1918de İstanbulda legal kongreler yapmıştır. (Taner Akçam bir televizyon konuşmasında İttihat ve Terakkinin 1913e kadar Taşnaklarla bir koalisyon içinde imparatorluğu yönettiğini söylüyordu. O zaman şu soruları sormak gerekir: İttihat ve Terakki 1911e kadar kongrelerini neden gizli olarak yapmıştır? Neden ancak 1913te kendisini açıkça siyasal bir parti olarak ilan etmiştir?) 1909da cemiyetin gizlilikten çıkıp dernekler yasasına göre kurulması kabul edildi. (Buna rağmen 1909, 1910 ve 1911 kongreleri gizli yapıldı.)
Mustafa Kemal o dönemde üye olan subayların askerlik ile İttihat ve Terakki arasında bir seçim yapmaları gerektiği, aksi takdirde cemiyetten bir hayır gelmeyeceği görüşündeydi. Ona göre ordu desteğine güvenerek halk desteği arayacak üyeler işlerini gevşek tutarlardı. 1909da aktif İttihat ve Terakki üyeliği ile askerliği bir arada götüren en ünlü subay Enver Paşadır. Mustafa Kemalin bahsettiğimiz duyarlılığının ne kadar doğru olduğu Enver Paşa örneğinde daha sonra açıkça ortaya çıkmıştır. (HÇ 94)
1912 Eylülünde patlak veren Birinci Balkan Savaşının ardından 3 Aralıkta Balkan devletleriyle bir ateşkes imzalandı. (HÇ 103) Bu dönemde İttihatçılar büyük bir infial içindeydiler, Rumeli elden gitmekteydi ve ülkede bir İttihatçı avı başlamıştı. Hüseyin Cahit Avrupaya kaçmaktan bahsedince, Talat Beyden saklanmaya evet, ama yurtdışına kaçmaya hayır cevabını almıştı. Hüseyin Cahit bu dönemde gazetesi Tanini kapatmıştır. (HÇ 102)
Özet olarak 1908 devriminden beş yıl sonra devrimin partisi yasadışı ilan edilmiş ve İttihatçı kulüpler kapatılmışlardı. Esasen 1908den 1913 başına kadar geçen dönemde İttihat ve Terakki tam bir iktidar olmamıştır. Prof. Dr. Sina Akşin bu dönemi bir denetleme iktidarı olarak adlandırır.
1913 yılının bu zorlu günlerinde İttihatçılar silah zoru ile iktidarı ele geçirmeye karar verdiler ve Babıâli Baskını denilen darbe gerçekleşti. Bu olaydan 1. Dünya Savaşının sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğunu İttihat ve Terakki Partisi kadroları yönetmiştir. Babıâli Baskını aşağıda göreceğimiz gibi planlanması ve uygulanması akıldışı gibi görünen bir olaydır. Örgütleyicisi Talat Bey ve olayı cesareti ile sürükleyen Enver Beydir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi 1913 yılında yapılan kongrede İttihat ve Terakki kendisini açıkça siyasal bir parti olarak ilan etti. (HÇ 96)
30 Ocak 1913te yeni hükümetin Edirnenin Osmanlı toprakları içinde kalması önerisi reddedildi ve Şubat ayında Çatalca cephesinde, yani payitahtın dibinde Bulgarlarla savaş yeniden başladı. Bu arada Bulgarlar ve diğer Balkan devletleri arasında Osmanlının mirasını paylaşma mücadelesi devam etmekteydi. İttihatçılar, aralarında Dahiliye Vekili Talat Paşa da olmak üzere ateşli bir biçimde Edirnenin yeniden alınması taraftarıydılar. Edirne 22 Temmuzda kurtuldu ve nihayet Bulgaristan barış istedi. 29 Eylül 1913te imzalanan İstanbul Antlaşmasıyla Edirne resmen Osmanlı Devletine geri verildi. (Kronolojide 29 Ağustos tarihi de veriliyor!) 1908de meşrutiyeti geri getiren, Babıâli Baskınını gerçekleştiren ve hürriyet kahramanı olarak anılan Enver Bey halk arasında artık Edirne Fatihi olarak da anılmaya başlandı.
1914 yılında 1. Dünya Savaşı başladı ve Osmanlı İmparatorluğu savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Almanya ve diğer İttifak Devletlerinin yanında savaşa katıldı. Ancak Osmanlı Devletinin bu savaştaki amacı, diğer devletlerin aksine, saldırı değil, savunmadır.
Kısa süre sonra ülkenin doğusunda Rus saldırısı başlarken aynı zamanda Ermeni isyanları da patlak verdi. 1915 yılının Mayıs ayında ünlü Zorunlu Göç Yasası çıkartıldı. Bu yasaya daha sonra ayrıca değineceğiz. Aslında Osmanlıların sadık milleti Ermenilerin tutumu ilk defa 1853 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında değişmişti. (HÇ 139) Yukarıda belirttiğimiz gibi 1878 Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarıyla Ermeni sorunu ilk defa resmen uluslararası bir sorun haline gelmişti. Yine 19. yüzyılın sonlarına doğru ülkenin değişik yerlerinde birçok isyan çıkmıştı. Bu isyanların arkasındaki Taşnak ve Hınçak partilerinin amacı, bir karışıklık yaratmak ve başta Rusya olmak üzere büyük devletlerin fiilen müdahil olmalarını sağlamak ve bu yolla bir bağımsız bir Ermeni devleti kurulmasıydı.
İttihatçılar Taşnaksütyun Partisinin 8. büyük kongresine gözlemci göndermişlerdi. Ermenilerin Rusya içinde ayaklanmalarını, Rusyaya karşı ihtilalci bir tavır almalarını istemekteydiler ve kongereye de bu fikri aşılamak amacıyla katılmışlardı. Taşnaklar Çarlık Rusyasının yanında yer almayı ve İttihatçıların beklediklerinin tam tersini yapmayı tercih ettiler. (HÇ 122) Tehcir kanununa giden yolu bizzat kendileri sırtlarını dayadıkları güçlerle birlikte açmışlardır. (Bu konuda tüm dinleyicilere Ermenistanın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuninin Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok başlıklı raporunu okumalarını tavsiye ederim. Kitap Kaynak Yayınlarından geçtiğimiz aylarda çıkmıştır.)
İttihat ve Terakki 1916 yılına kadar Osmanlıcılık düşüncesinden vazgeçmemiştir. O zamana kadar ideolojisi Panislamizm ve Pantürkizm karışımıdır. Özellikle Panislamizm düşüncesinin yansıması olarak Enver Paşa bir İslam ihtilali hayal etmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşanın bu düşüncesiyle ilgili olarak Falih Rıfkı Ataya şunları anlatıyor:
Enver Paşa bana Hindistana doğru bir sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İranda halkı ayaklandıra ayaklandıra Hindistana kadar gidecektim. Ben o kadar kahraman değilim dedim. Talat Paşa, niçin bu görevi kabul etmediğimi sorduğu zaman da Bize bir harita getirsinler dedim. Durumu gösterdikten sonra da Hem niçin üç alay? Tek bir adam gönderin yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkûm değil midir? [dedim]. [Talat Paşa şöyle cevap verdi:] Bu fedailiği üstüne almalı idin... Eğer böyle bir şeye imkân olsaydı, sizin emrinizi beklemezdim... Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistanı fetheder ve imparator olurdum cevabını verdim. (HÇ 115)
Yukarıda belirttiğimiz gibi 1916 yılındaki kongrede Osmanlıcılık açıkça terk edilirken, partinin Türkçü ve milliyetçi olduğu ilan edilmiştir. İttihat ve Terakki Osmanlıcılık ve İslamcılıktan yola çıkmış, en sonunda Türkçülük düşüncesine ulaşan bir süreçten geçmiştir. Esasen modern Türk milliyetçiliğinin aşağı yukarı yüz elli yıla yakın bir tarihi vardır. Türk edebiyatında vatan kavramını ilk kullanan şair 19. yüzyılın ikinci yarısında Namık Kemaldir. İttihat ve Terakki kadrosu da görüldüğü gibi baştan itibaren Türk milliyetçiliğinin bir savunucusu olmamış, fikirleri tarihsel süreç içinde olgunlaşmış ve Anadoludaki milli devrimle birlikte doruk noktasına ulaşmıştır. (Ancak bugün Alman kamuoyunda Jöntürkler ve İttihat ve Terakki liderlerinin Türk ırkçıları olduğu, Ermenileri [ve hatta Anadoludaki diğer Hristiyan toplulukları] 1. Dünya Savaşı öncesinde toptan yok etmeye karar verdikleri propagandası sık sık karşımıza çıkmaktadır; bu, bu konuşma metninde de açıkça görüldüğü gibi, doğru değildir.)
Hepimizin bildiği gibi nihayetinde 1. Dünya Savaşı İttifak Devletleri tarafından yitirildi. 30 Ekim 1918 günü Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı.
1 Kasım 1918 tarihinde yapılan son İttihat ve Terakki kongresine bir yenilgi havası hakimdi. Talat Paşa kongrede yaptığı konuşmayı şöyle bitirmişti (HÇ 97):
Vaziyetin aldığı şekil üzerine İttihat ve Terakkinin hükümeti, iktidar mevkiini terk ettiği gibi, cemiyet liderleri de istifa ediyorlar. Cemiyetin bundan böyle ittihat edeceği hareket hakkında karar vermek kongrenin hakkıdır.
Aynı gece Talat Paşa ve diğer İttihat ve Terakki liderleri vatanlarını terketmek durumunda kaldılar ve bu haber ancak kongrenin üçüncü gününde duyuldu. İttihatçı liderler 1 Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece (kimi kaynaklara göre 2 Kasımı 3 Kasıma bağlayan gece) bir Alman torpidosuyla İstanbuldan ayrıldılar. Talat Paşanın cebinde sadece 300 lira vardı. (Kendisi Berlinde bir süre sonra maddi sıkıntılar nedeniyle Padişahın zamanında kendisine verdiği altın bir tabakayı göndererek eski İttihatçı bir Yahudi zengininden borç istemek zorunda kalmış, ancak reddedilmiştir.)
İttihatçı liderler arasında yurtdışına çıkmaya en güç ikna edileni Talat Paşa olmuştur. Bunu İttihatçıların anılarından öğreniyoruz. Örneğin Mithat Şükrü Bleda şunları yazıyor:
Talat, Enver ve Cemal Paşalarla Merkezi Umumi üyelerinden Doktor Nâzım, Doktor Bahaddin Şakir ve Doktor Rusuhinin İstanbulda kalmaları, bile bile ölüme atılmaları olurdu... Talat, memleketi terk etmeye şiddetle karşı koymuşsa da, olayların süratle gelişmesi ve dostlarının devamlı ısrarları karşısında maneviyatı bozulmaya başlamıştı. Ortalık durgunlaşıp, memleket yabancı işgalinden kurtulduktan sonra tekrar İstanbula dönmek üzere bir süre için Berline gitmeye ve olayların gelişmesini orada beklemeye razı oldu... Ne Talat, ne Enver, ne de Cemal servet peşinde koşan kimseler olmadıkları gibi, memleketin malına el değil dil uzatacak karakterde de değillerdi. (HÇ 151)
Yukarıda kısaca değindiğimiz Babıâli Baskınını bu noktada biraz daha geniş olarak ele almak istiyoruz. Çünkü bu olay İttihat ve Terakki liderlerinin (belki de biraz delice) cesaretlerini göstermesi açısından önemlidir.
(1. Balkan Savaşının ateşkes döneminde) 23 Ocak 1913 günü Saltanat Şûrası toplandı ve Balkan devletleriyle Avrupanın büyük devletlerinin koşullarına olur cevabını vermek kararını aldı. Sadrazam Kâmil Paşa hükümeti acz içindeydi. Altı yüz yıldır Osmanlının elinde olan Rumeli elden çıkmaktaydı. (HÇ 101)
Bundan birkaç hafta önce İttihatçı komitacılar Vefada Emin Beşenin evinde toplanmışlardı. Toplantıya katılanlar arasında Talat Bey, İsmail Canbolat, Enver Bey, Ziya Gökalp gibi isimler vardı. Toplantıda Edirnenin kurtarılması birinci konu olarak ortaya atıldı ve Edirnenin kurtulması için İstanbuldaki kabineden kurtulunması gerektiği konusunda görüş birliği oluştu. Babıâli baskını için 23 Ocak 1913 Perşembe günü seçildi. Baskından önce Kara Kemalin başkanlığında silahlı 40-50 kişi Sirkeci kahvelerinde, özellikle Meserret Otelinin altında hazır bulundular ve saat 15:00te Babıâlinin önünde toplandılar. Genel merkez binasında olan Enver Bey ise bir ata binerek, yanına Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil ve Mustafa Necipi aldı. Talat Bey Babıâli önünde Enver Beyi bekliyordu. Ünlü hatip Ömer Naciye ise bu arada halkı coşturma ve bu şekilde eyleme kitlesel bir görüntü verilmesi görevi düşmüştü. Babıâli basılıp Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürüldü. Bu sırada hükümetin diğer üyeleri toplantı halindeydiler. Hükümetin toplandığı salona giren Enver Bey Millet sizi istemiyor, istifa ediniz diyerek Sadrazam Kâmil Paşanın elinden aldığı istifa yazısı ile Dolmabahçe Sarayına koştu ve derhal Padişah Mehmet Reşat tarafından huzura alındı, padişah da istifayı kabul etti. Ayrıca Enver Beyin önerisini de kabul ederek hükümeti kurma görevini Mahmut Şevket Paşaya verdi. 31 Mart gerici isyanını bastıran Hareket Ordusunun kumandanı Mahmut Şevket Paşaya. Padişahın bütün bu olanlara tepkisi Pekiyi, öyle olsun, hayırlı olsun gibi sözlerden ibaret olmuştur.
Dahiliye Nezaretine Talat Bey getirildi. Hareket Ordusunun ünlü kumandanı Mahmut Şevket Paşanın başkanlığındaki bu hükümetle birlikte İttihat ve Terakkinin tam iktidar dönemi başlamıştır.
Aslında Babıâli baskını on beş gün önceden Dahiliye Nazırı Reşit Beye bildirilmiş, ancak bunu durduracak hiçbir önlem alınmamıştır. Belki de bunun akıl almayacak bir plan olduğunu düşündüklerinden!
Talat Paşa sürgünde olduğu dönemde yabancı devletlerle ilişkilerini titizlik içinde sürdürdü. Örneğin İngiliz askeri istihbaratının belgelerine göre İngilizlerle ilişki kurmuş, ancak Lloyd George istihbaratın onunla görüşmesi üzerine küplere binmiştir. Çünkü İngiliz istihbaratı ona göre bir savaş suçlusuyla görüşmüştür. Lloyd George talimat vermiş ve Talat Paşa ve arkadaşlarının arananlar listesine geçmesini sağlamıştır. Bu arada Osmanlı Hükümeti de Alman makamları nezdinde haklarında ölüm cezası verildi, onaylandı diye İttihatçı liderlerin iadelerini istemişti.
1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşayla birlikte Osmanlı ordusunun başında bulunan Bronsart Paşa daha 18 Ocak 1919 tarihinde, yani Berline yeni geldiği dönemde Talat Paşayla yaptığı görüşmesinde, Talat Paşaya aldığım bilgilere göre seni ve arkadaşlarını öldürecekler demişti; ancak bir devlet adı vermemişti. (HÖ 9) Buna rağmen kendisi ve arkadaşları Berlinde bürolar kurdular, broşürler hazırladılar, tekzipler gönderdiler. Yani Berlinde aktif çalışmalar içindeydiler.
Talat Paşa ölümünden kısa süre önce İngiliz dostlarıyla görüşmek istemiş ve 18 Şubattaki görüşmenin ardından, 15 Mart tarihinde öldürülmüştür. Kendisi Berlindeyken büyük devletler tarafından kontrol edilebilecek bir durumdaydı, İngiliz istihbaratı ve bazı İngiliz milletvekilleriyle ilişkisi vardı. Aşağıda bahsedeceğimiz bulguların da göstereceği gibi, Talat Paşanın öldürülmesi görevi İngilizler tarafından Ermenilere verilmişti. Öte taraftan Talat Paşanın katilinin dolaştığı ülkeleri incelediğimiz zaman ölümüyle ilgili Almanların ve Fransızların da bilgi sahibi olduğu kesindir.
Taylan Sorgun Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü adlı kitabında Talat Paşanın Enver Paşanın yerine ilerisi için Mustafa Kemali düşündüğünü iddia eder ve referans olarak Mithat Şükrü Beyi gösterir. [Hikmet Çiçekin kitabından aktarma]
Talat Paşa, Cavit Beye 1919 yılı içinde yazdığı bir mektupta şunları diyordu:
Baha Bey ve arkadaşı (Enver Paşayı kastediyor) henüz hareket etmediler. Her şey hazırdır. Yalnız açık bir havayı bekliyoruz. Her ikisi de gözlerinden öpüyorlar. İstanbuldan yeni bir haber almadım. Sen almışsan yaz. Ben ümidimi artık tamamen güneşin doğduğu taraflara bağladım. Bütün varlığımla o dairede çalışacağım. Ve cidden pek büyük ümitler besliyorum. (HÇ 166)
Yine Cavit Beye yazdığı 14 Temmuz 1920 tarihli mektupta Cemal Paşadan aldığı bir mektuptan şöyle bahsetmiştir:
Bu mektupta kendisinin daha bir hafta Moskovada kaldıktan sonra Afganistana hareket etmesi uygun görüldüğünü ve Halil Paşa ile Bahanın Kazan yoluyla Bakûye, oradan da dahile giderek Mustafa Kemal ile görüşeceklerini ve Ruslardan bir heyetin de bir miktar altın para ile kendilerine refakat edeceğini yazıyor. (HÇ 166)
Talat Paşa ve arkadaşları Mustafa Kemal Paşayla yazışıyorlardı, ancak, Hikmet Özdemirin ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşanın eline ayağına dolaşmamaya gayret gösteriyorlardı. Yani kendi siyasi kadrolarının iflas ettiğinin farkındaydılar. Bir taraftan da Anadolu hareketinin başarıya ulaşması için kendilerine bir görev verilirse bunu yapmaya hazır olduklarını Mustafa Kemal Paşaya bildirmişlerdi. (HÖ 9)
Talat Paşanın dul eşi Hayriye Hanıma Atatürk sahip çıkmıştır. Kendisine bir ev verilmiş ve şehit maaşı bağlanmıştır. Ayrıca Atatürkün İttihat ve Terakkiyle ilgili söylediği şu sözleri bu noktada hatırlatmak isterim: İttihat ve Terakkinin birçok kusur ve yanlışları olabilir. Fakat vatanperver bir kuruluştur.
Yukarıda bahsi geçen, 27 Mayıs 1915 yılında çıkan Tehcir (göç ettirme) Kanununun çıkış amacı savaş halindeki Türk ordusunun cephe gerisini korumak, isyan ve ayaklanmaları önlemektir. Bu kanunun adından da bellidir: Savaş Zamanında Hükümet Uygulamalarına Karşı Gelenler İçin Asker Tarafından Uygulanacak Önlemler Hakkında Geçici Kanun. 1915 yılının Mayıs ayına gelinene kadar olanları kısaca hatırlayacak olursak...
· 1914 yılı sonunda Rusların saldırısı başladı ve Kars düştü.
· Ardından Sarıkamış harekatı düzenlendi ve sadece soğuk nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu 90,000 askerini kaybetti. (Başında Alman generalleri ve onların [Mete Soytürkten aktarıyorum] sen aslansın, sen kaplansın, sen Napolyonsun, seni Kafkasyanın, Orta Asyanın hakimi yapacağız diye yüreklendirdikleri Enver Paşanın olduğu bu harekat büyük bir faciayla sonuçlandı.)
· Sarıkamış faciasının ardından Ocak-Şubat aylarındaki Rus ilerleyişi sırasında Ermeni çeteler katliamlar yaptılar.
· Bu dönemde İtilaf Devletlerinin Çanakkaleye saldırısı beklenirken, Adanadan Urfaya, Erzurum, Muş ve Vana kadar olan bölgede isyanlar çıktı. Özellikle Vandaki isyan çok büyük çapta ve vurucudur.
Osmanlı 3. Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guse savaştan sonra şunları yazmıştır:
Daha savaşın hemen başlangıcında, 1914 yılının Kasım ayında Ruslar Doğubeyazıtın çevresini işgal ettiler. Bunu fırsat bilen Ermeniler çevredeki köy ve kasabalardaki Türkleri vahşice katletti.
Batıda Ermeni sorunuyla ilgili yayımlananan araştırma ve incelemelerin büyük kısmında Türklerin 1. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere soykırım yaptıkları öne sürülmektedir. Esasen birçok tarihçi ve araştırmacının çalışmaları incelendiğinde kendilerinin başta Ermeni, İngiliz, Fransız ve Alman propagandasının etkisi altında kaldıkları görülür. Bununla ilgili olarak Osmanlı Üçüncü Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guse 1925 yılında şunları yazmıştır:
Türklerin, Ermenilerin yok edilmesi doğrultusunda emir vermiş oldukları iddia edilebilir. Ancak bu konuda elle tutulur bir delil bulunmamaktadır. Gerçi Talat Paşanın yargılanması sırasında böyle birtakım deliller mahkemeye sunulmuşsa da, tüm bunlar, Ermeniler tarafından kaleme alınmış propaganda amaçlı ve aslı esası bulunmayan bazı düzmece delillerdi...
İşin asıl garip tarafı ise Alman kamuoyunun büyük bir kısmının müttefikimiz için değil, aksine onun düşmanı Ermeniler için çalışıyor olmalarıdır. Almanyada bugün de olduğu gibi Türklerden çok Ermenilerin haksızlığa uğradıkları kanısı yaygındır. Alman kamuoyunun sorunu bu şekilde algılamasında elbette ki Dr. Lepsiusun büyük katkıları olmuştur. Aslına bakılırsa Asıl acınacak Türklerdi. Çünkü, onların acılarını dindirecek, sıkıntılarını giderecek ve uğradıkları büyük haksızlığı Batı kamuoyuna duyuracak ne Alman ne de Amerikan misyonerleri bulunmaktaydı. Ermeniler kendilerini acındırmayı çok iyi becerdiler ve yıllarca bu türden propagandalar yaptılar. (SK 58)
(Bilindiği gibi son olarak 16 Haziran 2005 tarihinde Alman Parlamentosundan bir yasa çıktı ve bu yasa demokrasi tarihinde nadir rastlanan bir şekilde istisnasız bütün milletvekillerinin evet oylarıyla kabul edildi. Üstelik de Alman Dışişleri Arşivlerinin açıkça bir soykırıma işaret ettiği propagandası sürekli yapıldı. Halbuki bu gerçeğe uygun değildir. Ayrıca sürekli Alman Dışişleri Arşivlerinden söz edilirken, Alman Askeri Arşivlerine çok az değinilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, Spiegel dergisi bile, ki bu dergi soykırım yapıldığı görüşündedir, 18 Nisan 2005 tarihli sayısında şöyle yazmıştır:
"Antiarmenische Äußerungen und Ausdrücke des Mitgefühls in den internen deutschen Papieren halten sich nach Ansicht von Experten ungefähr die Waage."
Bu yasanın görüşülmesi sürecinde Türk kuruluşları ve aydınlarına maalesef hemen hemen hiç söz hakkı verilmemiş, Türk tezleri dinlenmemiştir.)
Değerli araştırmacı Mete Soytürk 500 cildi aşan askeri dergiler ve kitaplardan derlediği çalışmalarında Tehcir kanununun çıkarılmasında o sırada Osmanlı İmparatorluğunda bulunan ve orduyu yöneten Alman komutanlarının rolleriyle ilgili önemli bulgulara ulaşmıştır. (Dilerim, kendisini bir gün burada konuk etme imkanımız olur.) Çalışmasından bazı satırları aktarıyorum:
Askeri Harekât Dairesi Başkanı Yarbay Feldmann ise, açık açık göç kararı veren Alman subaylardan birinin de kendisi olduğunu yazıyor. Neden olarak da yukarıdaki isyanı vurguluyor. Diğer subayın da Liman von Sanders olduğunu belirtiyor.
Ülke içinde yaşayan diğer azınlıklar özellikle Rumlar 1917de Yunanistan resmen İtilaf Devletleri yanında Türkiyeye karşı harbe girmesine rağmen, hiçbir isyan hareketi başlatmadıkları için kendilerine karşı hiçbir yerde zorla yer değiştirme hareketi yapılmamıştır. Hatta Almanların istemesine rağmen Türk hükümeti böyle bir karara gerek duymamıştır... Türk Genel Kurmay Başkanı General Bronsart Rumların Ege kıyı bölgelerinden çıkarılması askeri bir gereklilikti, fakat Talat Paşa Rumların isyan etmediklerini ileri sürerek izin vermedi diyor. (Soytürk 5-6)
Talat Paşa anılarında Doğu bölgesinde Van'da Nisan isyanından çok önce, herhalde Şubat ayındaki 1. Van isyanı sırasında olsa gerek, Genel Kurmay karargahının Ermenilerin tehcirini Bakanlar Kurulundan istediği[ni], böyle bir kararın çıktığı[nı,] fakat uygulamanın Talat paşa tarafından kendisinin belirttiği nedenlerle geciktirildiği[ni] [yazar]. Talat Paşa Ordu idaresi yeniden Tehcir Kanununun uygulanmasında ısrar etti. Ben tekrar kabulü aleyhinde bulundum. Birkaç defa çok acı durumlar bana göstermişti ki, Hristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa'da büyük bir hoşgörü [ile] ve sessizce karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi haddinden fazla büyütülüyordu. Bu sebeple Rusların bu savaşta Ermenilerin yanı başında bulunması yüzünden çıkacak karışıklıkların bizim aleyhimize sömürüleceğini önceden biliyordum. diyor. (Soytürk 10)
Talat Paşaya yapılan iftiraların en büyüğü kendisinin bir sözünün konunun bütün anlamı dışına çıkarılarak çarpıtılması sonucu yapılmıştır, yapılıyor. Alman konsolos Hohenlohe-Langenburgun 4 Eylül 1915 tarihinde Başbakan Bethmann Hollwege gönderdiği telgrafta Talat Paşanın şu sözü alıntılanmıştır: Ermeni sorunu artık ortadan kalkmıştır. (Die Armenische Frage existiert nicht mehr.) Bu cümle sık sık sanki Ermenileri yok ettik, bu yüzden sorun ortadan kalkmıştır gibi yorumlanmakta ve tek başına kullanılmaktadır. Halbuki gönderilen telgraf şu şekilde:
Talaat Bey übergab mir am 2. d. M. die in Abschrift beigefügte deutsche Uebersetzung von verschiedenen telegraphischen Befehlen, die er in Sachen der Armenierverfolgungen an die in Betracht kommenden Provinzialbehörden gerichtet hat. Er wollte hiermit den Beweis liefern, daß die Zentralregierung ernstlich bemüht ist, den im Innern vorgekommenen Ausschreitungen gegen die Armenier ein Ende zu machen und für die Verpflegung der Ausgewiesenen auf dem Transporte Sorge zu tragen. Mit Bezug hierauf hatte Talaat Bey einige Tage vorher mir gegenüber die Äußerung getan: la question arménienne n'existe plus. [Die Armenische Frage existiert nicht mehr.] (www.armenianquestion.org)
Görüldüğü gibi Talat Paşa Ermenilerin kökünün kurutulduğunu filan söylememiş, ama zorunlu göç sırasındaki problemlerin kontrol altına alındığını ifade etmiştir. Nitekim kendisi Haziran 1915te Ermenilerin başına gelen kötü olaylar nedeniyle üç vilayete şu emir yazısını göndermiştir:
Erzurumdan ihraç olunan Ermenilerden beş yüz nüfusluk bir kafilenin Erzincan ile Erzurum arasında Kürtler tarafından katledildiği Erzurum Vilayetinden bildirilmiştir. İhraç olunan Ermenilerin yollarda hayatlarının korunmasına imkan nispetinde çalışılması ve sevkleri esnasında firara kalkışanlarla, muhafazalarına memur olanlara karşı saldırıda bulunacakların yola getirilmeleri tabiidir. Fakat buna hiçbir zaman ahali karıştırılmayacak (...)[4] ve aynı zamanda harice karşı da pek çirkin görünecek olayların olmasına kesinlikle meydan ve imkan bırakılmayacaktır. Binaen-aleyh o tarikle (yol) gelecek Ermenilerin güzergahlarında bulunan aşiretler ile köylülerin taarruzuna karşı her türlü esbab ve aracın istikmaliyle müdafaası ve katliam ve gasba cüret edeceklerin şiddetle yola getirilmeleri lazımdır.
İşte bu emri gönderen Talat Paşa soykırım tezini savunanlar tarafından sözde Ermeni soykırımının baş planlayıcısı ve uygulayıcısı olarak suçlanmaktadır. Sormak gerekir: Amacı soykırım olan bir hükümetin başı böyle bir emir yazısı gönderir mi?
Tehcir kanunuyla iki önemli bölgede ordunun cephe gerisi sağlama alınmak istenmiştir: Erzurum, Van, Bitlis bölgesi ve Mersin-İskenderun bölgesi. Bu bölgelerde Ermeniler düşmanla işbirliği yapmışlardır.
1917 yılında Rusyada gerçekleşen Bolşevik Devriminin ardından Rusya savaştan çekilmiş ve Brest-Litovsk barış görüşmeleri başlamıştır.
Alman Büyükelçisi Bernstorff Dışişlerine yazdığı 11 Aralık 1917 tarihli raporunda Talat Paşanın kendisine eğer Sovyet Rusya ile ayrı barış yapılırsa, Ermeniler için genel af ilan etmek niyetinde olduğunu, sürgün edilmiş ve/veya esir alınmış Ermenilerin istedikleri yerde yerleşmelerine izin verileceğini ve kendilerine her türlü yardımın yapılacağını belirtmiştir. (SK 59)
1918 yılının Şubat ayında Brest-Litovsk barış görüşmeleri devam ederken Alman dışişlerine ulaşan bir yazı şu şekildedir:
Rus işgali ile birlikte Türkler büyük sıkıntı ve acılara katlanmışlardır. Bu nedenle ileri harekât sırasında, Türklere baskı ve zulüm yapmış olan Ermenilere karşı misillemede bulunulabilir. Hem bizim hem de Osmanlı Devletinin çıkarları doğrultusunda Talat Paşayı yumuşatmaya ve barışçı bir siyaset izlemesini sağlamaya çalışmaktayım. (SK 62)
Alman Başbakanı Graf Hertling 3 Mart 1918 tarihinde Alman parlamenteri Erzberge gönderdiği telgrafta ise şunları aktarır:
Sorunun çözüme kavuşturulması için yapılan görüşmelerde Osmanlı devlet adamları, Ermeni çetelerinin yaptıklarından tüm Ermeni halkının sorumlu tutulamayacağı, ileri harekât esnasında hiçbir taşkınlığa meydan verilmeyeceği ve misillemede bulunulmayacağı hakkında inandırıcı açıklamalarda bulundular. Hatta bu konuda bizzat Sadrazam Talat Paşa ve Halil Bey, Alman Başbakanına ve Dışişleri Bakanı von Kühlmanna güvence verdiler. (SK 63)
Mondros Mütarekesinden sonra Damat Ferit Paşa sadrazamlığındaki hükümet Mart 1919da çıkardığı bir kararnameyle Divanı Harbi Örfinin kurulmasını sağlamış ve mahkemenin başına Nemrut Mustafa Paşayı getirmiştir. Bu mahkemede İttihatçılar yargılandılar. Mahkeme iddianamesine göre suçları savaş çıkarmak ve Ermeni katliamıydı. İddianemede asıl suçlu olarak başta Enver, Talat ve Cemal Paşalar olmak üzere birçok İttihatçı önder vardı. Tarık Zafer Tunayanın deyişiyle İttihatçılar Adem ile Havva öyküsünden başlanarak suçlanıyorlardı. Unutmamak gerekir ki, bu mahkeme kurulduğu zaman müttefik donanmaları çoktan (13 Kasım 1918) İstanbula gelmişlerdi. 28 Mayıs 1919 günü 78 yurtsever aydın Maltaya sürgüne gönderildiler. Bildiğimiz gibi bu kişiler hakkında Maltada Ermeni katliamı nedeniyle sürdürülen mahkemelerde İngiliz yargıçlar bir sonuca ulaşamamışlardı. Bu kişilerin serbest bırakılmaları da ancak Mustafa Kemal Paşanın kendilerinin serbest bırakılmalarını hızlandırmak amacıyla Anadoluda ne kadar görevli İngiliz subayı varsa hepsini tutuklayınız emrinden sonra gerçekleşmiştir. Bu subayları hapishaneye konduktan sonra İngilizler birinci grup tutukluları serbest bıraktı ve bunlar arasında bulunan Sait Halim Paşa hemen sonra Romada cadde ortasında öldürüldü. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa ikinci grubun doğrudan savaş gemileriyle İneboluya getirilmesini sağladı, çünkü İnebolu Anadolu hükümetinin kontrolündeydi. (HÖ 21)
Talat Paşa anılarında Hınçak ve Taşnak örgütlerinin faaliyetlerine ilişkin önemli belgeler sunduktan sonra şöyle der:
Ermenilerin bu isteklerini (bağımsız bir Ermenistan kurulmasından bahsediyor) haklı gösterecek tarihi hiçbir hakları yoktur. Osmanlılar doğu illerini Ermenilerden almadılar. Ermeniler ise Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan bugüne kadar sınırlarının güvenliği ve bağımsızlık konusunda hiçbir çaba harcamadılar... Vatanın bütün yararlı şeylerini paylaşan bu halk, onun kederlerine ve yüklerine asla katılmıyordu. Ülkenin mutluluğundan da, ıstıraplarından da çıkar sağlıyorlardı; vatan için hiçbir savaşa katılmadılar ve bu uğurda bir damla kan dökmediler. (HÇ 189)
Talat Paşa 15 Mart 1921 Salı günü Berlin Hardenbergstr.deki 27 numaralı evinden çıktığı sırasında kendisini bir süredir takip eden katil Tehleryan arkadan kafasına bir kurşun sıktı ve Talat Paşa o anda ruhunu teslim etti. Ardından silahını atan katil kaçmaya başlamış, fakat o sırada olayı görenler tarafından yakalanıp kafası yarılmış ve polise teslim edilmiştir.
Talat Paşa cinayetiyle ilgili olarak 21 Mart 2005 tarihinde Başkent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından düzenlenen konferansa konuşmacı olarak katılan Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Talat Paşa cinayetiyle ilgili çok önemli bulguları izleyicilerle paylaşmıştır.
Talat Paşanın katili cinayetin ardından Berlinde 2-3 Haziran günlerinde sadece iki gün süren duruşmalardan sonra mahkeme tarafından beraat ettirilmiş serbest bırakılmıştır. Esasen bu mahkemede bir hukuk katliamı yapıldığını söyleyebiliriz. Bu hukuk katliamı maalesef bugün Amerikada, Avrupada ve hatta Türkiyenin bazı aydın çevrelerinde sürmektedir.
Talat Paşadan sonra işlenen cinayetlerde katil hep kaçmasına rağmen, Talat Paşa cinayetinde kaçamamıştır. Halk tarafından yakalanmış ve polise teslim edilmiştir. Talat Paşanın cesedi iki saat kadar cadde ortasında kalmıştır. İlk anda kimliği bile saptanamamıştır. Koruması filan yoktur. (HÖ 10)
O zamanki Alman Ceza Kanununa göre katilin kasten adam öldürme (yani tasarlanmış bir cinayet) suçundan yargılanması ve idam edilmesi gerekiyordu. Eğer ölüm istenmeden veya maktülün ağır tahriki sonucu oluşmuşsa, hafifletici bir neden olarak kabul edilir ve sanık en fazla altı ay hapis cezasına çarptırılırdı. Öldürme eylemi kasten, ancak planlanmadan yapılmışsa, cezası beş yıl ağır hapisti. Ayrıca sanık olay sırasında bilinç kaybına uğramış veya hastalık hali içinde ve ne yaptığının bilincinde değilse beraat ederdi. Mahkeme işte bu son maddeye, sanığın sözümona saralı olduğuna ve buna bağlı bilinç kaybına uğradığına binaen kendisini beraat ettirmiştir.
26 Mayıs 1921 tarihinde, yani mahkemeden bir hafta önce savcılık Prusya Adalet Bakanlığına şöyle bir yazı gönderilmiştir:
Bu yılın 15 Mart günü Türk Sadrazamı Talat Paşayı Berlinde öldüren Ermeniye karşı açılan ve önümüzdeki günlerde başlayacak olan davanın politik bir boyut kazanacağı kamuoyunda politik meselelerin yoğun olarak tartışılacağı ve suikasta yol açan motifin öne çıkarılacağı, bununsa Almanyayla Türkiye arasındaki ilişkileri zedeleyeceğinden korkulmaktadır. Sanık avukatlarının, yani katilin avukatlarının öncelikle bu suikastı Türk boyunduruğuna karşı acı çeken Hristiyan bir halkın, yani Ermenilerin hürriyet uğruna kahramanca atılımı olarak yansıtacakları beklenebilir. (HÖ 11)
Alman makamları mahkeme sırasında 1. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere dönük uygulamaların tartışma konusu olmasından, Almanyanın konuyla ilgili tutumunun konuşulmasından, Talat Paşanın genel politik rolünden, Almanlarla ilişkilerinden ve Almanlarla ilgili düşüncelerinden bahsedilmesinden çekinmiş olmalıdırlar. Talat Paşa Alman-Türk dostluğunun katı bir temsilcisi olarak görülmekteydi ve İslam dünyasının da gözü bu davadaydı. Ayrıca Alman Dışişleri Bakanlığı davaya yayın yasağı getirilmesini istemiştir. Dava esasen Alman Dışişlerinin talebi üzerine beraatle sonuçlandırılmıştır. (HÖ 11-12)
Şimdi Hikmet Özdemirin Başkent Üniversitesinde yaptığı konuşmasında Talat Paşa davasıyla ilgili değindiği bazı önemli bulgulara değineceğiz.
Katil Tehleryan yakalandıktan sonra ilk sorgusu gazetelerin akşam baskısında yayınlanmıştı. Aynı şekilde sorguyu yapan polis görevlisi de mahkemede tanık olarak dinlenmişti. Katil sorgusunda şöyle demiştir:
Almanyaya sadece Talat Paşayı öldürmek için geldim, ailem Ermeni tehcirinde öldü, ben tesadüf eseri ölümden döndüm, daha o zaman Talat Paşayı öldürmeye ant içtim... Ermeni asıllı bazı vatandaşlar Talat Paşayı öldürmem için para verdi. Epeydir Berlindeydim, çeşitli pansiyonlarda kaldım, birkaç hafta evvel Talat Paşanın Hardenberg Sokağı dört numaralı evin ikinci katında oturduğunu öğrendim. (HÖ 13)
Katil Almanca bilmemekteydi, bana rağmen Talat Paşanın oturduğu evi bulmuş ve karşısındaki eve kiracı olarak yerleşmişti. İfadesinde şunları da söylemiştir:
Onu rahatça izlemek ve alışkanlıklarını ezberlemek için tam karşısındaki binada oda tutum. Talat Paşa her sabah saat 9a doğru hayvanat bahçesi civarında oturan bir akrabasını ziyaret etmekte, sabah gazetelerini okumak için evden çıkardı, o gün evden saat 11i geçerken çıktı. Şimdi, Talat Paşanın öldüğünü duyan vatandaşlarım rahat bir nefes alacak ve bu başarımdan ötürü benimle iftihar edeceklerdir, bunu düşününce seviniyorum. Cinayeti sadece bu duyguyu tatmak için işledim, bu cinayeti soğukkanlı bir şekilde önceden hesaplayarak, hazırlanarak işlediğimi itiraf ediyorum, sorumluluğu vicdan rahatlığıyla taşıyorum.
Sorgu yargıcı mahkemede tanık olarak sanığın bu sözlerini onaylamıştır. Mahkeme başkanının sanık bu kararı (yani öldürme kararını) ne zaman almıştı sorusu üzerine ülkesinde; kendisine orada bir tabanca temin etmiş demiştir. Bunlar cinayetin bilinçli bir şekilde yapıldığının kanıtıdır. (HÖ 14)
Buraya kadar cinayetin planlı bir şekilde işlendiği konusunu işledik. Şimdi başka ilginç bulgulara geçeceğiz. Bunlardan birincisi Talat Paşanın ölümünden birkaç ay sonra Berlindeki İngiliz Büyükelçiliğiyle ilgisi bulunan Hintli bir zenginin, şoförü tarafından öldürülmesidir. Hintli zenginin karısı (veya metresi) mahkemede kocamı İngilizler öldürttü, çünkü Talat Paşayı katleden komiteye İngiltere Sefaretinden verilen mükafaata ve daha bu gibi mühim sırlara vakıftı demiştir. Eski İzmir Valisi Tahsin Uzer bu ifadeyi mahkemenin bu zabıtlarını bütün Alman gazeteleri büyük harflerle yazdılar diyerek 1922 yılında yazmıştır. [Tahsin Uzer tehcir sırasında Erzurum valisi idi ve Ermeni mebuslardan Ermenilere iyi davrandığı için teşekkür almıştı. (HÖ 15) Ancak Alman gazeteleri bu konuyla ilgili olarak henüz araştırılmamıştır.]
Talat Paşa cinayetinin mahkemesinde bir mahkeme başkanı, bir jüri ve bir de gözlemci yargıç vardır. Gözlemci yargıç 21 Haziran 1921 günü bir gazete yayımlanan okuyucu mektubunda davaya dair bir memnuniyetsizlik hissinin oluştuğunu yazmıştır. Mahkemenin kararı Almanyada bazı çevreler tarafından alkışlanırken, bazı çevreler tarafından yüzkarası olarak nitelenmiştir.
Cinayetle ilgili ilginç bir olay da 1935te gerçekleşmiştir. Bu yıl Amerikan polisi Alman polisine katil Tehleryanı azmettirenlerin izini bulduklarını bildiriyor ve beraber yakalamayı öneriyordu. Ancak Berlin polisi mahkemenin olayı nitelendirme şeklinden ikna olduğu için gerekli adli başvuruda bulunma ihtiyacını hissetmiyordu. Bunun nedeni de açıktır. Sözümona saralı olduğu için cinayet davasında beraat ettirilen kişinin azmettiricisinin olmaması gerekir. (HÖ 16) Yani esasen bu olay Alman mahkemeleri için bir yüzkarasıdır ve bizce bugün Alman aydınları ve hukukçuları tarafından irdelenmesi gerekir.
Yukarıda Osmanlı 3. Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guseden alıntılar yapmıştık. Yine 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda Enver Paşadan sonra gelen Bronsart Paşanın Talat Paşayı uyardığını belirtmiştik. Bu kişiler ilgili mahkemede sözkonusu edilen tarihin birinci dereceden tanıkları oldukları halde mahkeme salonunda dinlenmemişlerdir. Bronsart Paşa Talat Paşayla ilgili açık bir mektup yayınlamış, neden bu tehcir kararının alındığını açıklamış, kararın uygulanması sırasında yanlış yapan yöneticilerin de nasıl cezalandırıldıklarını açıkça belirtmiştir. Yazısının başlığı Talat Paşa lehine bir ifadedir.
Mahkeme salonunda dinlenen, Osmanlı İmparatorluğunda savaş sırasında görev yapmış olan tek paşa Liman von Sanderstir. Liman von Sanders de Talat Paşanın Ermenilerin yok edilmesine yönelik bir emri olmadığını belirtmiş, pozisyonu itibariyle böyle bir şeyi bilebilecek durumda olduğunu ve böyle bir şeye şahitlik etmediğini söylemiştir. Ayrıca tehcir kararının zorunlu olduğuna vurgu yapmıştır. Hikmet Özdemirin önemle altını çizdiği nokta, bir cinayet mahkemesinde katilin değil, öldürülenin yargılanmış olduğudur. Yapılan adeta bir hukuk katliamıdır. (HÖ 17)
Katil Tehleryanla ilgili önemli bir diğer bilgi de kendisinin 1915te İstanbulda işlediği bir cinayettir. Tehcir kanunu çıkmadan önce 24 Nisan 1915 tarihinde Bakanlar Kurulu 235 kişiyi zorunlu göçe tabi tutmuştu. Bir Ermeni doktor, o 235 kişinin isimlerini İstanbuldaki polis müdürüne ihbar ettiği iddia edilen bir Ermeninin ismini Tehleryana vermiş ve bu kişi o Ermeniyi öldürmüştü. Öldürülen Ermeninin adı Mıgırdiçyandır. Bu bilgiyi veren, Ermeni tezlerinin Almanyadaki belki de en büyük savunucusu (ve üreticisi) Tessa Hofmann, Tehleryanın ayrıca Taşnak Partisinin gizli özel komando bölümünün bir üyesi olduğu yazıyor. (TH 103)
Bütün bu bulgulardan ortaya çıkan şudur ki, Tehleryan gayet planlı bir şekilde ve bir istihbarat kuruluşu hesabına bu cinayeti işledi. Talat Paşa davası da kendisinin şahsında dönemin liderliğinin yargılanması davasına dönüştü.
Talat Paşanın ölümünden iki gün sonra, yani 17 Mart 1918de düzenlenen cenazesinde Türkiyeden tanıdığı resmi Almanlar da bulunmaktaydılar. Alman hükümeti taziye için özel memurlar göndermişti. İsviçre büyükelçisi cenaze töreninin büyükelçilikte olması emrini vermiş, ancak bazı resmi Türk memurları korkmuşlar, Talat Paşanın idama mahkûmiyetini öne sürerek buna mani olmuşlardır.
Cenazeye katılmış olan Dr. Nazım orada Doğu milletleri temsilcilerinin konuşmalarını şöyle özetlemiştir:
Bu cinayet şahsi yahut milli intikamın mahsülü değil, İslam milletleri hakkında takip olunan emperyalist siyasetin bir neticesidir. Biz bunun intikamını alacağız. Fakat caniler gibi masum kanı akıtmakla değil, esaret zincirlerini kırarak geleceğimizi kazanmakla alacağız. Talatın mukaddes ruhu bu gaye için en büyük vazifesini oynayacaktır. (HÇ 187-188)
Ölümünden beş gün sonra Hâkimiyeti Milliye gazetesinde şöyle bir yorum çıkmıştı:
... Bu cinayetin sebebini her şeyden evvel, İngiliz suikastlarında aramak zaruridir İngilizlerin, askerle ve politikayla başa çıkamadıkları Türkiyeye bugün ölçeği geniş bir suikast tertibatı hazırladıkları anlaşılıyor... Bu iğrenç cinayet İngiliz hıyanetinin beşeriyetin yüzünü kızartacak ne çirkin bir raddeye ilerlediğini bir kere daha gösterir. İngilizler, iğrenç politikalarıyla harp zorbalıklarına şimdi bir de Türk ricalini[5] saklıca arkadan vurmak fenalığını ilave ettiler... Vefatı cidden esef vericidir. Cenabı Hakk yüce rahmetine mazhar eylesin. (HÇ 185)
Ermeni teröristleri tarafından şehit edilen İttihatçılar ve Nemrut Mustafa Divanı tarafından tehcir nedeniyle idama mahkûm edilenlerin yakınlarına Cumhuriyet yönetimi 1926 yılında çıkardığı bir yasayla elini uzatmıştır. 27 Haziran tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 882 numaralı kanunun başlığı Ermeni Suikast Komiteleri Tarafından Şehit Edilen veya Bu Uğurda Suveri Muhtelife ile Duçarı Gadrolan Ricalin Ailelerine Verilecek Emlak ve Arazi Hakkında Kanundur. Verilen kanun teklifinin birinci maddesi şudur:
Ermeniler tarafından siyasi maksatlarla şehit edilen Türk siyasi reislerinin eş yahut çocuklarına Ermeni mallarından ve terk edilmiş emlakinden bir mesken mülk olarak verilir. (HÇ 193)
İnönü hükümeti bu kanun teklifinin gerekçesini şöyle açıklamıştır:
Memleketimizin daima geleceğinin selametini ve milletimizin ilerlemesini ve yükselmesini ve saadetini emel ve hareket düsturu kabul etmiş olmalarından dolayı suikasta maruz kalarak şehit edilen memleket erkân ve ricalinin milletin emin eline bırakılmış yetim ve dullarının çoğu ahvalde fakru zarurete düştükleri görülmektedir. Büyük mefkûreler arkasında nihayet hayatlarını feda eden yüce zevatın aile ve evlatlarının tevhidi âlâmı için onları mükâfatlandırmak, emsalini cesaretlendirir ve milletin şükran hissini gösterir ve teyit eder. İşte bu mütalaa ile ekli kanun tasarısı kaleme alınmıştır. (HÇ 194)
Talat Paşanın kemikleri 1943te Türkiyeye getirildi ve İstanbulda Hürriyeti Ebediye tepesine gömüldü.
Birçok ülkede çıkarılan Ermeni soykırımı kanunlarında veya tartışılan kanun tasarıları çerçevesinde Jön Türkler sürekli olarak suçlanmakta ve caniler olarak gösterilmektedir. Bu kişilerin başında Talat Paşa gelmektedir. Unutmamak gerekir ki, Jön Türkler Türkiyede cumhuriyet devriminin temelini oluşturan bir topluluktu ve bizim Milli Demokratik Devrimimizin ilk nüveleri bu topluluk içinde oluştu. 1908deki Meşrutiyet devriminin arkasında Jön Türklerin kurdukları İttihat ve Terakki vardı. Yani Jön Türklere saldırmak bir anlamda cumhuriyetimizin en önemli tarihsel kaynağına saldırmaktır. Jön Türkleri cani ilan edenler, bir zaman sonra cumhuriyetimizin kurucularını da cani ilan edeceklerdir. Bu bağlamda herkesi gerçeklere sahip çıkmaya, Jön Türkleri ve Talat Paşaları öğrenmeye, öğretmeye ve yeri geldikçe hatırlamaya ve anmaya davet ediyoruz. Hikmet Özdemirin deyişiyle: Talat Paşa ve onun gibi katledilen insanlar Türk ulusunun vicdanlarına emanet edilmiş şehitlerdir.
· Hikmet Çiçek, Dr. Bahattin Şakir, İttihat ve Terakkiden Teşkilatı Mahsusaya Bir Türk Jakobeni, Kaynak Yayınları, 2004
· Tessa Hofmann, Annäherung an Armenien, Geschichte und Gegenwart, BeckscheReihe, 1997
· Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok, Kaynak Yayınları, 2005
· Selami Kılıç, Ermeni Sorunu ve Almanya, Kaynak Yayınları, 2003
· Hikmet Özdemir, 21 Mart 2005 tarihinde Başkent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından düzenlenen Talat Paşa Cinayeti adlı konferansta yaptığı konuşma
· Mete Soytürk, 1. Dünya Savaşında Anadoluda Yaşanan Olaylarda Türk Genelkurmayına Hakim Olup Türk Ordularına Komuta Eden Alman Subayların Emelleri
· Ali Söylemezoğlu, Ermeni Soykırımı İddialarının Sunduğu Fırsatı Değerlendirelim, http://www.tgh-jugend.de/belgeler/ermeni_sorunu/20051219_ali_soylemezoglu.html
· http://www.armenianquestion.org/
[1] Web sayfası: http://www.tgh-jugend.de
[2] Web sayfası: http://www.hadd.de
[3] Başıboş, bir baltaya sap olamamış, holigan, serseri
[4] ve beyn-el-anasır (bütün unsurlar?) mukateleyi intac (bir işi sonuçlandırma) edecek
[5] Yüksek makamlardaki devlet adamları