1)
Türkiyeye
karşı stratejik bir saldırı
a.
Hedef
çocuklarımızı Türk olduklarından utanır hale getirmek
b.
Saldırının
Avrupa kamuoyunu hedef alan boyutu
a.
İlk adım:
Türkiyeyi sevenleri harekete geçirmek
b.
Gençlerimizi
nasıl kazanabiliriz?
c.
Kimseye
“hain” veya benzeri sıfatlar takmayalım
d.
Türkiyeyi
karalayanları protesto etmektense onları tartışmaya çağıralım!
e.
Tavrımız
Türk ve Alman medyasına geniş biçimde yansıtılmalıdır
2005
yılı başından beri
Almanya’da başlatılmış olan “Türkler Ermenilere soykırımı yaptı”
kampanyası ilk
bakışta Türkler ve Türkiye açısından olumsuz gibi
gözükse de, aslında
Almanya’daki Türklere büyük bir fırsat da sunuyor. Bu
kampanya onu
başlatanların hedeflerine mi hizmet edecek, yoksa biz Türkler
için Almanya’daki
varlığımızı bir ileri aşamaya yükseltmeye bir vesile mi olacak, bu
bizim
takınacağımız tavıra bağlıdır.
Eğer
biz Türkler
beceriksiz, pısırık ve örgütsüz bir tavır takınırsak,
kampanyanın fikir
babaları başarıya ulaşırlar. Buna karşılık eğer Türk tarihini
tartışma konusu
yapanların bu girişimini ustaca ele alarak başlattıkları kampanyayı
vatandaşlarımıza
ve bilhassa da gençlerimize Türk tarihini anlatmak
için, onların gönüllerinde
esasen var olan Türkiye sevgisini sağlam bir bilgi temeline
oturtmalarına
yardımcı olmak için bir fırsat olarak değerlendirirsek,
vatandaşlarımızın ve
bilhassa da gençlerimizin Türkiye ve Türkler hakkında
öne sürülen yalanlar
karşısında hissettikleri hiddeti olumlu bir mecraya akıtmalarına ve
birlikte
hareket anlayışını geliştirmelerine yardımcı olursak kazanan bizler
oluruz.
Almanya’da
Ermeni
soykırımı iddialarına karşı yürütülecek faaliyet
Almanya’daki Türk toplumunun
genel ihtiyaçları ile bir bütünsellik içinde
düşünülmelidir. Ancak o zaman
harcanan emek, zaman ve paradan mümkün olan en iyi ve en
kalıcı, uzun vadede
etkili neticeleri alabiliriz.
Ermeni
soykırımı iddialarını
cevaplandırmak için en etkili kitap ve makaleleri yayınlasak
bile, bu eserleri
okuyup içindeki bilgileri yeri geldiğinde öne sürecek
kişiler olmadan bu
eserler istenen neticeyi vermez. Akademik çalışmaların toplumsal
düzeyde etkili
olması için bu yoldan ortaya çıkarılan bilgileri
kamuoyunun önüne sürecek,
kamuoyunda yaygınlaştıracak insanlara ihtiyaç vardır. Bu
insanları nereden
bulacağız?
Birden
fazla insan benzer
istikamette çalışmaya başladı mı bir eşgüdüm, bir
işbölümü, bir tecrübe alışverişi
meselesi ortaya çıkar. Bu ise ancak buna yönelik bir
iletişim ortamının
sağlanmasıyla gerçekleştirilebilir. Böyle bir iletişim
ortamı nasıl
yaratılabilir?
Meselenin
aslı, Ermeni
meselesi değildir. Şimdi karşımıza çıkartılan Ermeni meselesi
bir takım başka,
uzun vadeli hedefler için kullanılmak istenmektedir. Ermeni
meselesini ortaya
atanlar Türkleri fikir ve duygu düzeyinde yenmek,
Türkleri kendi kimliklerinden
uzaklaştırmak ve böylece Almanya’daki Türk varlığını orta
vadede eritmek için
Ermeni meselesinin en uygun araçlardan biri olduğunu sanıyorlar.
Dolayısıyla
önümüzdeki görev, bir iki yılda bitecek bir
görev değildir. Faaliyetlerin
sürekliliğini temin etmek için bu çalışmaları
sürdürecek yeni insanların
yetişmesini planlamak gerekir. Bu insanları nasıl seçip
yetiştireceğiz?
Aşağıda
bu konulara
kısaca değinerek önerilerimi özetleyerek sunacağım. Fakat
ilkin bize yönelik
saldırının görebildiğim özelliklerine işaret etmek istiyorum.
21 Nisan 2005 günü Federal Almanya Parlamentosunda “Ermeni Meselesi” ile ilgili yapılan görüşmede CDU/CSU grubunun taslağını kaleme almış olan, bu konuyu hazırlayıp parlamentoya getirmiş olan milletvekili Dr. Friedbert Pflüger, yeni Alman devletinin 1945’teki kesin yenilgi ve kayıtsız şartsız teslim oluştan sonra kurulduğu için Nazi dönemiyle daha kolay yüzleşip hesaplaştığını öne sürdükten sonra kendi hazırlamış olduğu karar tasarısının propaganda düzeyindeki hedefini de ortaya koydu:
“Oysa modern Türkiyenin bir «kuruluş
efsanesi» var («Gründungsmythos»), bu
kuruluş efsanesi, Türk tarihinin bu dönemini bir
«Avrupa emperyalizmine karşı
ulusal mücadele» gibi gösteriyor. Türkler
Ermenilere karşı işledikleri suçu
kabullenseler bu kuruluş efsanesi yara alacak, bu yüzden
işledikleri suçu kabul
etmekte zorluk çekiyorlar.”[1]
Bu
sözler propaganda
düzeyinde ne yapılmak istendiğini açıklamaktadır: Sahiden
de günümüzdeki
Almanlar, Hitler döneminde Alman halkının çoğunluğunun
desteği ile, planlı ve
sistemli bir biçimde işlenmiş olup, dünya tarihinde eşi
olmayan cinayetler
yüzünden ve 1945’teki kayıtsız şartsız teslim oluş
yüzünden bir milli eziklik
içindeler. Almanya’da 60 yıldır kimse göğsünü
gere gere “Alman olmaktan gurur
duyuyorum!” diyemiyor, bunu diyenler ancak Neo-Naziler.
Alman
seçkinleri,
Türklerin topluma “entegre olmadığını” her fırsatta tekrarlarken,
neden
Türklerin büyük çoğunluğunu karşılarına
alacaklarını bile bile parlamentolarında
Türkleri Ermenilere katliam yapmış olmakla suçlayan bir
karar aldılar? Bu
karar, Türklerle Almanlar arasındaki mesafeyi daha da
büyütmeyecek mi? 22 Temmuz
2005 tarihli Frankfurter Allgemeine Zeitung'ta, çıkan bir yorum
bazı ipuçları
verdiği için birlikte okuyalım:
“.. Batı
Almanya’daki okullarda sınıfların çok kültürlü
bir karakteri var, deneyim
birikimleri ve tarih anlayışları farklı. Bu elbette tarih anlayışları
resmi,
milliyetçi bir bakışın damgasını taşıyan Türk asıllı
çocuklar için de geçerli.
Okullarda Ermenilere karşı yapılan soykırımın ele alınması, kendi
tarihine
eleştirel yaklaşımı teşvik eder, böylece kendi anne babalarına ve
nine ve
dedelerine sorular sormaya yönelirler, bu ise topluma entegre
olmaya bir katkı
olabilir.”
Görüldüğü
gibi, çocuklarımıza
Türklerin soykırım yaptığı yalanının ders olarak öğretilmesi,
onları anne ve
babalarından uzaklaştırıp Almanyaya "entegre etmenin" bir aracı
olarak kullanılacakmış. Kısacası: Bu “Ermeni Soykırımı” kampanyasının
Almanya’daki en önemli hedefi, Türk gençlerini
Türkiye’den soğutmak, Türk
olmaktan utanır hale getirmektir. Nasıl ki Yahudi Soykırımı
yüzünden Almanların
“Alman olmaktan gurur duyuyorum” demeleri ayıplanıyorsa,
gençlerimizi de “Türk
olmaktan gurur duyarım” diyemez hale getirmek istiyorlar.
Frankfurter
Allgemene
Zeitung gazetesi Alman elitlerinin en önemli yayın organlarından
biri olduğuna
göre bu sözleri ne kadar ciddiye alsak azdır.
Gerçekten de daha şimdiden
"Ermeni soykırımını" kabul etmek, Almanya'da toplumda aktif bir rol
oynama hakkını kazanmak için ön şart olarak öne
sürülmeye başlandı. 18 Eylül 2005’teki Federal Parlamento
seçimlerinin hazırlıkları sırasında gördük
ki, aday olanlara yönetilen en önemli sorulardan biri "Ermeni
soykırımını
kabul ediyor musun, etmiyor musun?" sorusu oldu. Eğer sesimizi
yükseltmezsek, bundan sonra Almanya’da toplumsal alanda görev
almak isteyen
Türkler bir nevi Türklere özel TÜV denetiminden
geçirilecek. Ermeni soykırımı
iddiasına karşı çıkanların önemli görevlere gelmesi
daha baştan engellenecek.
Federal
Almanya eski
cumhurbaşkanlarından Johannes Rau, 10 Eylül 2002’de, Alman
Tarihçiler
Konferansının açılış konuşmasında şöyle demişti: “Tarih
bilinci olmadan, tarih
bilgisi olmadan, tarih anlayışı olmadan kimlik olmaz.” Türk
tarihini hedef alan
kampanyayı sayın Johannes Rau tarafından yapılan bu tesbit ile birlikte
düşünürsek
Türk tarihini hedef alan iftiraların asıl hedefinin Almanya’daki
Türklerin Türk
kimliğini eritmek olduğunu görürüz.
Kampanyayı
başlatanlar,
Ermeni meselesini bu şekilde çarpıtılmış haliyle kamuoyuna kabul
ettirerek
Almanya’daki Türkleri de (yani esas itibariyle burada yetişen
Türk gençlerini)
Türk olduklarından utanır hale getirmek istiyorlar. Onları bu
şekilde
Türklükten ve Türkiye’den uzaklaştırdıktan sonra daha
kolay
almanlaştırabileceklerini umuyorlar (habire “bu topluma uyum sağlayın”
derken esas
kastedilen budur).
Alman
basınında çıkan
haberlere göre, Bochum Üniversitesi
çerçevesindeki “Soykırımı Araştırma
Enstitüsünün” müdürü Mihran Dabagh[2],
normal enstitü bütçesine ilave olarak aldığı 100.000
Euro’luk bir proje
finansmanı sayesinde[3]
Alman
lise ve dengi okullarında “Ermeni soykırımını” öğrencilere
anlatmaya temel
olacak 200 sayfalık bir kitap hazırlamıştır. Dağıtımı başlamış olan bu
kitabın
yardımıyla Alman ve Türk gençlerine, Türklerin nasıl
“20. yüzyılın ilk
soykırımını” yaptıkları ve böylece Hitler’e örnek oldukları
safsatası Alman
okullarında ders olarak anlatılacaktır.
Bu
propaganda
kampanyasının hedefinin yalnızca Almanya’daki Türk gençleri
olduğunu sanmak
yanlış olur. Türkiye’ye yaptığım kısa süren ziyaretlerimde ne
yazık ki yüksek
tahsil gençliğimizin azımsanmayacak bir
bölümünün Ermeni iddialarının haklı
olduğunu düşündüğünü gördüm.
Özellikle gençliğimizin iyi yabancı dil bilen
kesimlerinde, yüksek düzeyde eğitim görmüş
kesimlerinde bu oran daha
artmaktadır.[4]
Bu olgu da Türkiye
açısından ciddi bir tehlike
oluşturmaktadır. Son derece haklı olduğumuz bir noktada dahi yalana
dayanan art
niyetli propagandalar kendi yurdumuzda bile ciddi mevziler elde etmiş
bulunuyor.
Saldırının
bir diğer
cephesi Avrupa kamuoyu boyutudur. Türkiye’nin AB’ye girmesini
engelleyerek,
buna alternatif olarak hristiyan Rusya ile AB arasındaki ilişkileri
yoğunlaştırmak, Rusya ile ABD’ye karşı bir blok oluşturmak ve Rus
hristiyanlığının desteği ile Avrupada gittikçe silikleşen
hristiyanlığı yeniden
canlandırmak isteyen çevreler (bu hedefi örneğin eski
şansölye SPD’li Helmut
Schmidt yayınladığı makale ve kitaplarla piyasaya sürmektedir)
Ermeni soykırımı
iddialarını kamuoyuna iyice mal ederek Türklere ve Türkiyeye
karşı mevcut
önyargıları daha da pekiştirmek istiyorlar.
Almanya’da
şu anda
Türkiye ile ilgili havayı yansıtması bakımından bir Türk
hanımla uzun yıllardır
evli olduğu için Türkiyeyi iyi tanıyan ve Frankfurt’ta
Ermeni meselesiyle
ilgili olarak verdiğim bir konferansta tanıştığım bir Alman
mühendisin
“Madalyonun öbür yüzü” kitabımı okuduktan sonra
7.5.2005 günü bana yollamış olduğu
e-postadan bir alıntı yapıyorum. İsmi bende mahfuz olan Alman
mühendis şöyle
yazıyor:
“Ne
yazık ki, Türk veya
Alman olarak Türkiye hakkında tek olumlu söz ettiniz mi
derhal teşhir kazığına
zincirleniyorsunuz. Bu yüzden elimde biraz etkili cephane olması
benim için
önemli.”[5]
Ermeni
soykırımı
iddiaları Alman medyasında çeşitli biçimlerde öne
sürülmekte devam ediliyor.
Almanyanın bir çok şehrinde bu yönde toplantılar v.s.
düzenleniyor. Kısacası
karşı taraf sürekli ve yaygın bir faaliyet başlattı. Bunun
yoğunluğu giderek
artacaktır.
Türk
tarafından konuya
tepki duyanların sayısı artıyor. Bazı yerlerde arkadaşlar kendi
imkanlarıyla
bir şeyler yapmaya uğraşıyorlar. Çok sayıda kişi, ne yapacağını,
neler
yapabileceğini düşünüp kendi dar çevresinde
tartışıyor.
Turkish
Internet
Community’nin yürüttüğü “gazetelere okuyucu
mektubu” yollama faaliyeti çok
dikkat çekici[6],
çünkü büyük bir bilgi
birikimini ve saldırı ve çarpıtmalara ustaca cevap verme
yeteneğini ortaya
koyuyor. Bu yeteneğin daha yaygın değerlendirilmesi mutlaka gerekli.
“Die
Andere Seite der Medaille” kitabını da hesaba katarsak, elimizde
yeterince
malzeme var diyebiliriz. O halde yeni bir adım atacak zaman gelmiş
bulunuyor.
Vakit
kaybetmeden bir
çıkış yapılırsa Almanya’daki Türk kamuoyundan ciddi destek
alabiliriz ve bu konuda
çalışmaya istekli ve yetenekli bir çok yeni yol arkadaşı
kazanabiliriz. Bu taze
güçler ile Almanya çapında Türk tarihini
karalama çabalarını boşa
çıkartabiliriz.
Ne
yapmalı diye sorunca,
en önemli faaliyetin Alman kamuoyunu etkilemeye yönelik
faaliyetler olduğu
düşünülebilir. Oysa, şu andaki gücümüzle
Alman kamuoyunu etkileme olanaklarımız
gayet kısıtlıdır. Bunun çeşitli sebebleri var.
Bir
kere Alman seçkinleri
Ermeni meselesinde kemikleşmiş ve kronikleşmiş bir önyargıyla
Türkleri
suçluyorlar. Açıkça ifade edilmeyen fakat yaygın
olan düşünce şu: “Biz Almanlar
ki dünyanın en kültürlü milletlerinden biriyiz, bu
kadar bilim adamı, filozof,
sanatçı yetiştirdik, buna rağmen Yahudilere soykırım yaptık, bu
cahil ve
saldırgan Türkler haydi haydi soykırım yapmıştır.”
İkincisi,
soykırım
iddialarını öne sürenler 1920’lerden beri Alman yazılı
medyasını belki de
yüzlerce tek taraflı, yalan dolan dolu kitap v.s. ile beslemiş
vaziyetteler.
Meselenin öbür tarafını anlatan kitapların sayısı
üçü geçmiyor.
Alman
seçkinlerin siyasal
yönelişlerinde büyük rol oynayan kiliseler yaklaşık bir
asırdır Ermeni
meselesinde tamamen Türk düşmanı bir tavır içindeler.
Son
olarak uluslararası
alanda da esen rüzgarlar aleyhimize. Hadi biz önyargılıyız,
peki, Fransızlar,
şunlar bunlar, hepsi de mi yanılıyor, diyorlar.
Sonuçta,
şöyle 10-15
daktilo sayfası bir yazıyla Almanları ikna etmek şöyle dursun,
onlara “belki de
bilmediklerim olabilir, konuya bir daha bakayım” dedirtmek bile
mümkün değil.
Ne gazeteciler, ne politikacılar, ne fikir adamları, hiçbiri
bizi dinlemek bile
istemiyor. Kısacası, karşımızdakiler öyle pekiştirilmiş zırhlara
bürünmüş ki,
hafif toplar işe yaramıyor, ağır topları devreye sokmak zorundayız. Bu
nedenlerle ilkin sınırlı gücümüzü, bize en yakın
olanları kazanıp, gücümüzü
arttırmak için kullanmalıyız.
Elimizde
hangi kozlar
var? Alman mühendisin yukarıda aktardığım sözleri bize acilen
yapılması gereken
işlerle ilgili ipuçlarını da veriyor. Almanya’da Türkiye
hakkında öne sürülen
yalanlara karşı çıkacak çok sayıda Türk, az miktarda
da Alman var. Fakat
karşımızdaki propaganda o kadar yoğun ki, bu propagandadan rahatsız
olanlar
bile, tek başlarına uğraşmanın bir etkisi olmayacağını
hissettiklerinden,
kendilerini güçsüz ve yalnız hissettiklerinden ve
ellerinde malzeme (Alman
mühendis “cephane” demiş) olmadığından hiddetlenmekten, diş
gıcırdatmaktan
başka bir şey yapamamaktadırlar.
Türkiye’ye
karşı
yürütülen “Ermeni Soykırımı” kampanyasının yoğunluğu
başka bir sonuç daha
veriyor: Bir çok kişi, bu kadar ısrarla öne
sürülen iddialara bakarak “bu
adamların bir bildiği var demek” gibi bir sonuca ulaşıyor. Bir
çok Türk,
“Almanlar ciddi çalışan millettir, ellerinde kuvvetli dayanaklar
olmasa bu
konuda böyle kesin konuşmazlar” diyor.
Alman
kamuoyunu Türkiye
lehine etkilemek için, ilk olarak, Türkiye’yi seven,
Türkiye’yi savunmak
isteyen insanları bir araya getirecek, onlara cesaret verecek, yalnız
olmadıklarını gösterecek adımlar atmalıyız. Böylece bir
çekirdek oluşturup daha
geniş kesimlere seslenme olanağı buluruz.
Ermeni
soykırımı yalanını
Almanyada yayan çevrelerin en önemli amaçlarından
biri Almanyadaki Türk
gençliğini Türkiye’den soğutmaktır dedik. Bu nedenle biz de
ilkin gençlerimize
seslenmeli, onların desteğini kazanmaya çalışmalıyız.
Karşı
taraf yürüttüğü
karalama kampanyası ile kamuoyunun ilgisini Türk tarihine
çekerek bize çok
değerli bir koz vermektedir. Bunu, hiç vakit kaybetmeden
değerlendirmek
zorundayız.
Gençlerimizin
ilgisini çekmek
için en etkili yol, onlara ders vermek yerine, canlı, hatta
kıyasıya bir
tartışma ortamı sunmaktır. Gençlere “bunların öğrenin”
dersek ilgi duymazlar.
Ama “bu konuyu çeşitli görüşlerin çatıştığı bir
ortamda serbestçe tartışın”
dersek ilgi duyanların sayısı çok daha fazla olur.
Bu tartışma öyle olmalı ki, gençlerimiz tartışmaların hazırlanmasına mümkün olduğu kadar özerk biçimde katılsınlar, farklı görüşlerin (Türk görüşüne karşı görüşlerin de) serbestçe dile gelmesi için uğraşsınlar, uğraşıldığını bizzat görsünler. Biz onlara elimizdeki bilgileri ve belgeleri bu tartışmalar içinde sunalım. Tarafımızdan ortaya koyulan bütün belge ve bilgiler doğru olup olmadığı tahkik edilebilecek biçimde sunulsun.
Böyle bir tartışma sürecinde Türkiye’yi karalayanları, Türkiye’ye saldıranları da bizim için yararlı hale getirebiliriz. Taner Akçam, Halil Berktay, Mihran Dabagh, Ralf Giordano, Cem Özdemir gibi kişileri, Protestan Kilisesinin temsilcilerini, parlamentoda Türkler soykırım yaptı diyen milletvekillerini, bu yönde yazı ve kitap yazan yazarları, sürekli tartışmaya davet edelim. Bu davetleri belgeleyelim, medyada ilan edelim. Eğer şimdiye kadar yaptıkları gibi mindere çıkmazlarsa tartışmadan kaçtıklarını yine medyada çarpıcı şekillerde ilan edelim. Yok eğer tartışmaya gelirlerse ortaya süreceğimiz belgeler karşısında söyleyecek bir sözleri kalmadığını izleyicilerin çoğunluğu görecektir.
(Bu
hususun, yani
tartışmaya davet edişimizin, onların gelip tutunamamalarının veya
hiç mindere
çıkamadıklarının ustaca ve yaygın biçimde duyurulması en
az tartışmanın
kendisi kadar büyük önem taşımaktadır. Bu hususta
özel bir medya çalışması
planlamak zorundayız.)
Medyada
şu mesajı öne
çıkaralım: Biz Türkler Ermeni soykırımı iddialarını
tartışacak muhatap
arıyoruz, ancak bizimle tartışmaya cesaret edecek kimse bulamıyoruz
(fiili
durum da zaten budur).
Böyle
bir kampanyada
tartışmaya çağıracağımız insanları “hain” veya “düşman”
ilan etmek bize zarar
verir. Eğer biz Taner Akçam, Orhan Pamuk, Halil Berktay gibi
kişileri “hain”
ilan edersek, onlara bizimle tartışmamak için arayıp da
bulamadıkları bir
bahane vermiş oluruz. Tartışma olmayınca gençlerimizin konuya
ilgisi büyük
ölçüde azalır. Dolayısıyla bizler kendi
görüşlerimize ters görüşler savunan
kişilere birer insan olarak saygıda kusur etmemeli, fakat onların
öne
sürdükleri görüş ve iddiaları acımasızca
eleştirmeliyiz. Kısaca: fikirlere
saygısızlık, ama fikri öne süren insana saygı.
Bütün davranışlarımız
nezaket kaideleri içinde ve “serbest tartışma” kurallarına uygun
yürütülmelidir. Çünkü serbest tartışma
ortamı bizim en büyük kuvvet
kaynağımızdır.
Şunu
da akıldan
çıkarmayalım: Şu anda bize karşı tavır içinde olan bir
kısım insanlar, yarın,
biz onlara gerçekleri anlatabilirsek, tarafsız bir tavır
içine girebilir veya
hatta bizi destekler noktaya gelebilir. Böyle bir
süreç zaman ister, fakat hiç
de imkansız değildir. Biz ne kadar tartışmaya açık,
karşımızdakilere kulak
verir, onlara duygusal bir biçimde değil, sağlam delillere
dayanarak cevap
verir bir tutum sergilersek, kendi gençlerimizi o kadar kolay
ikna edebiliriz.
Şunu
unutmayalım: Kendi
vatandaşlarımız ve gençlerimiz arasında da “Türkler
Ermenilere soykırım yaptı”
diye düşünen çok sayıda insan var. Bize ters gelen
fikirleri savunan kişilere
saldırmak amacımıza fayda sağlamaz, zarar verir. Biz bu insanlara
saygıyla
yaklaşmalı, kişiliklerine saldırmadan öne sürdükleri
fikirleri teker teker
somut olarak ele alıp yanlışlığını göstermeye çalışmalıyız.
Böyle davranırsak
çok daha fazla insan kazanırız.
Önerilen
girişimin,
“Türkler kendi tarihleri ile hesaplaşmaktan kaçınıyor”
diyenlerin yalan
söylediğini Alman kamuoyuna gösterilmesi açısından da
büyük yararı olacaktır.
Bizler yalnızca öne sürdüğümüz belgeler ile
değil, bütün halimiz ve tavrımızla,
oturup kalkışımızla ağır başlı, karşısındakine saygılı insanlar
olduğumuzu
herkese göstermeli ve böylece bütün
davranışlarımızla Türkler hakkında
yaratılmak istenen kötü imajı gidermeye katkıda bulunmalıyız.
Önümüzdeki
aylarda
Almanya’da Türklerin soykırım yaptığınının öne
sürüldüğü bir çok konferans,
tartışma v.s. yapılacaktır.Bizler bunları protesto etmek yerine,
şöyle bir
mesajla ortaya çıkalım: “Eğer iddialarınızın doğruluğuna
güveniyorsanız, gelin
tartışalım!” Bu tavrımızı Alman medyasına da ısrarla aktaralım.
Böyle
toplantıyı düzenleyen kuruluşlara, buralarda konuşmacı olarak
ortaya çıkan kişilere,
“Türkler Ermenilere soykırım yaptı” iddiasını öne süren
gazete ve dergilere,
yazarlara, Protestan kilisesine, Alman partilerine yazılı tartışma
davetiyesi
yollayalım, bu davetleri ve davet ettiklerimizin bize verdikleri
cevapları
belgeleyelim. Türk ve Alman kamuoyuna dosya halinde sunalım. Bir
müddet sonra
tartışmadan kaçamaz hale geleceklerdir.
Böyle
bir faaliyet Türk
medyasında etkin bir biçimde yansıyarak 3-4 ay boyunca
yürütüldü mü, bugün
sessiz ve çekingen duran bir çok Türkün ve,
doğal olarak Türklerden sayıca daha
az da olsa bir miktar da Almanın bizi desteklemek için ortaya
çıkacağını
göreceğiz.
Bütün
bu faaliyetin
mümkün olduğunca medyada (radyo, televizyon ve yazılı basın)
yansıması büyük
önem taşımaktadır. Çünkü bu faaliyetin aynı
yürütülen karalama kampanyası gibi
yoğun olması bize inandırıcılık kazandıracak, gençlerimizin
ilgisini çekecek,
onların daha geniş katılımını sağlayacaktır. Türk gençleri
bizim bu meseleden
(iddiaların aksine) hiç de kaçmadığımızı, ısrarla
üzerinde durduğumuzu görünce
sırf bu gözlem bile onların kendilerine olan güvenini
arttıracaktır.
Alman
medyası bu
faaliyeti yansıtmamak için elinden geleni yapacaktır. Ama
Türk medyasını bu
konuda harekete geçirmek o kadar zor olmasa gerek. Almanya
medyası bizim
faaliyetlerimizi suskunlukla geçiştirdikçe biz bu durumu
da belgelemeli ve Türk
kamuoyuna ve özellikle de Türk gençlerine belgeleriyle
göstermeliyiz. Böylece
gençlerimiz nasıl kasıtlı bir kampanya ile karşı karşıya
olduğumuzu bizzat
göreceklerdir. Bu durum Alman medyasını zor durumda bırakır ve
onun
tarafgirliğini ortaya koyar. Bir dahaki sefere yapılacak kampanyaların
etkisini
şimdiden azaltır. Belki de zaman içinde Alman medyasından da
bazı kişilerin
Türkler’e ve Türkiye’ye yeni bir açıdan bakmasını
sağlayabiliriz.
[1] İlgili bölümü Almanca olarak da vereyim: „Es ist nämlich, wenn man nach dem Grund spürt, für die Türken auch schwerer, sich ihrer Vergangenheit zu stellen. Denn Deutschland hatte mit dem 8. Mai die totale Niederlage und Kapitulation, den totalen Zusammenbruch, und die Bundesrepublik Deutschland wurde in Diskontinuität, ja als Gegenbild zum nationalsozialistischen Deutschland gegründet. Es war von Anfang an Teil dieses Gegenbildes, sich mit Auschwitz offen auseinander zu setzen, so schwer die Einsicht in die Wahrheit uns Deutschen auch gefallen ist und vielen bis heute fällt. Anders in der Türkei. Ein Schuldbekenntnis greift in den Augen der meisten Türken auch die moderne Türkei an, zumindest den Gründungsmythos der Türkei. Denn dieser Gründungsmythos porträtiert diese Phase der türkischen Geschichte als den nationalen Kampf gegen den europäischen Imperialismus. Die Zwangsdeportationen der Armenier erscheinen seit den Jungtürken in der Türkei als Verteidigungsmaßnahme zur Rettung des Vaterlandes gegen den inneren armenischen Feind.“
[2] Enstitü hakkında bilgi için bakınız: http://www.ruhr-uni-bochum.de/idg/
[3] „Frankfurter Rundschau“ gazetesi, 16.3.2005, S. 24.
[4] Yeri gelmişken belirteyim: Bizzat ben bile 45 yaşıma kadar bu konuda Ermeni iddialarının haklı olduğunu düşünüyordum.
[5] Metnin Almanca aslı: „Leider wird man als Türke, als Deutscher, der auch nur ein positives Wort über die Türkei sagt, sofort an den Pranger gestellt. So ist es für mich wichtig, etwas harte Munition in der Hand zu haben.“
[6] Bu faaliyeti şimdiye kadar
görmemiş olanlar için şu bağlantıya bakmalarını
öneriyorum: http://www.politikcity.de/forum/forumdisplay.php?f=58